Küheylan ağır ve gürültülü ilerliyordu. İçinde, Cemiyet’in hayatta kalan üyeleri Barış, Cem, Mevlevî genç, Hüseyin ve Nafiz vardı. Siyah bir araba, karavanın önünde gidiyordu. Bu, cemiyetin “muhafızı” Osman’dı.

 

Sessiz gecede içeri giren serin rüzgar Cem’in saçlarını dağıtıyordu. Nafiz fötr şapkasını gözlerine indirmiş, elbette ki Elif’i düşünüyordu.

 

Bazen Osman yavaşlıyor, dolayısıyla aralarındaki fark azalıyor ve siyah arabanın içinden yükselen mehter sesi, cenk türküleri Küheylan’ın sırtındaki genç adamları tebessüm ettiriyordu.

 

Hüseyin kim bilir kaçıncı sigarasını dayısından kalan çakmakla yakarken dudağının kenarından konuştu:

 

– Osman kardeşim indiğinde sağır olmasa bari… Yola çıktık çıkalı Mehter dinliyor.

 

Cem gülümsedi:

 

– Musikişinas adamlarız. Kulak önemli.

 

Gülümsemesi Mevlevî gence ve abisi Barış’a da bulaştı. Kulaklarını sağır ettikleri ihtiyar akıllarına gelmişti anlaşılan. Kahkahalar başladı. Barış ve Cem babalarının intikamını aldıkları o geceyi düşünüp şenlenmişti. Nafiz ağır ağır doğruldu, şapkasını düzeltti. Bu adamların neye güldüğünü merak ediyordu.

 

Kahkahalarını motordan gelen alışılmadık bir gürültü durdurdu. Ardından motor sesi kesildi. Cem karavanın eylemsizliğinden faydalanarak sağa doğru yanaştı ve durdu. Dörtlüleri yaktı. Az ilerde de Osman arabasını yolun kenarına çekti. Ormanın ortasındaki yolda kalakaldılar. Önce Cem, ardından Barış karavandan inip kaputu kaldırdılar. Osman meraklı bakışlarla karavana yürürken uyuşukluğundan kurtulmaya çalışıyordu. Mevlevî genç tedirginliğini mırıldandığı dualarla dindirmeye çalışırken Hüseyin elini belindeki tabancaya atıp etrafını kolaçan etmeye başlamıştı.

 

Nafiz karavandaki bu yalnızlıktan sıkıldı, oflayıp puflayarak o da indi. Cem’in elleri şimdiden yağ içinde kalmıştı. Barış homurdanarak uzaklaştı motordan. Nafiz’le göz göze geldiler. Önce esnedi Nafiz, ardından konuştu:

 

– Mola için güzel yer.

– Ya… Ne demezsin…

 

Nafiz ayaklarını yere sürterek karanlıktaki ağaçlara doğru ilerledi. Onu gözden kaybolana kadar izleyen Barış ellerini beline atıp Cem’e döndü:

 

– Nedir durum?

– Abi kötü.

– Yol yardım mı çağırsak?

 

Osman cebinden telefonunu çıkardı. Bir süre gözlerini kısarak ekrana baktı:

 

– Telefonu çeken var mı?

 

Cem ellerini yağ içindeki bir bezle temizlerken:

 

– Geceyi burada geçirelim derim ben.

 

Kimse cevap vermedi. Küheylan’ın bütün kapıları açıktı. Herkes içinden bir şeyler aldı. Çadırlar, tulumlar, fenerler… Bu küçücük karavana ne çok şey sığdırmışlardı.

 

Hüseyin bağlamasını da alıp sırtına taktığı anda Cem Küheylan’ın kapılarını kilitledi. Nafiz “mola”nın bittiğini umarak karavana uyuşuk adımlarla geri dönüyordu ki, herkesin kendine doğru ilerlediğini gördü.

 

~

 

Çadırlar kurulurken Mevlevî gencin ortalarda olmadığını fark ettiler. Fener ışıklarıyla aydınlanan bu küçük obanın sakinleri etrafına bakınırken ağaçların arasından Mevlevî genç çıkageldi. Ellerinde odunlar vardı. Çadırların ortasına bırakıverdi sakince. Cem’in midesi kazınmıştı. Nereden bulduysa bir mısır cipsi bulmuş, küçük bir çocuk gibi koca paketi sarmalamış, parmak uçlarını yalayarak yiyordu. Hüseyin yerdeki odunları tutuşturmak için çıra benzeri bir şeyler arıyordu.

 

Cemiyet üşümüş olacak ki daha yanmamış öbeğin başına toplandılar. Hüseyin çömelip çakmağıyla tutuşturmaya çalıştığı odunlardan başını kaldırdı:

 

– Çıralar yaş olmalı… Tutuşturamadım.

 

Barış daha başından aksayan yolculuklarının akıbetini düşünürken Nafiz elleri cebinde, yıldızları izliyordu.

 

– Elif de bakıyor mudur şimdi yıldızlara?

– Nasıl baksın? O ışıklı şehirden Ay bile zor görünüyor.

– Keşke burada olsa, beraber seyretsek yıldızları.

– Şu kadar erkeğin arasında!.. Çok romantik olurdu gerçekten.

– Benim ne işim var asıl gecenin bir vakti bu ıssız ormanda bu kadar adamla?..

 

Mevlevî genç Nafiz’in omzuna dokunup yavaşça yanından geçti. Odunların başında onları tutuşturmaya çalışan Hüseyin’in yanında umursamaz tavırlarla cips yiyen Cem’e baktı. Gülümsedi. Paketi elinden nazikçe aldı ve çıraların üzerine boca etti. Hüseyin’in elinden de çakmağı aldı. Cipslerden bir parça alıp yaktı. Hemencecik alev alan cipsi diğerlerinin içine sokuşturdu.

 

Çıralar cipslerden yayılan alevle çıtırdayarak tutuşurken, Cem’in yarısı cipsle dolu ağzı hayretle açılmıştı:

 

– Şeyhim himmetinizi esirgemediniz. Keramet eylediniz yine maşallah! Nasıl da tutuştu şu cips?!..

– Trans yağ içeriyor kardeşim. O sebepten… Güzel yanar. Yeme sen de şöyle şeyler.

 

Bu iki kişilik tarikatin nükteli konuşması neşeleri yerine getirmişti. Ateşin başına oturdular.

 

~

 

Hüseyin bağlamasını kucağına almış bütünlüğü olmayan ezgiler tıngırdatıyor, sanki birazdan sahne alacakmış gibi ısınıyordu. Herkes sessizce ateşi izlerken Osman’ın kehribar tespihinin birbirine vuran taşları, odunların çıtırtısı, cırcır böcekleri… Her ses sebepsiz bir ahenk içindeydi.

 

Mevlevî genç, odunların yakınına yerleştirdiği çaydanlıkla ilgileniyordu.

 

Aslında bu gece; ateşin başındaki bu sessiz adamlar, “o geceyi” düşünüyordu sevgili okur. Ateşten kurtuldukları geceyi. Cayır cayır yanan ecdat yadigarı konağı, hatıraları… İntikamsız ayrılışlarını. Geride bıraktıklarını, meçhule ilerleyişlerini.

 

Nafiz çekmeyen telefonunun ekranına boş boş bakıyordu. Osman gülümseyerek:

 

– Çekmiyor işte Nafiz! Bu gece mesaj gelmez, dedi.

 

Bakışları üzerinde hisseden Nafiz, utanarak:

 

– Saate bakmıştım, deyip telefonu hızlıca ceketinin cebine koydu. Cem hınzırca gülümsedi.

 

– Kaçmış peki saat Nafiz?

 

Nafiz cevap veremedi. Kahkahaları ağaçların arasında çınladı.

 

~

 

Arabeskin berduşu, arabasını banliyödeki kahvehanenin önünde durdurdu. Sabah akşam arabesk müzik çalan kahvehane hınca hınç doluydu. İçerde çalan müziğin sesi kısıldı. Kahvehanenin sahibi kollarını sıvayıp aksak adımlarıyla dışarı çıktı. Herkes ayaklanmıştı. Gençler eski, yıpranmış üstlerine çekidüzen vererek kapıya doğru ilerlerken, yaşlılar çaylarından son yudumları alıyordu.

 

Kahvehane sahibi ihtiyar, arabanın yarı açık camına doğru eğildi. İçerdekiler Yusuf’un sadece çatılmış kaşlarını görüyordu.

 

Kahveci hürmetle arabeskin berduşunu dinliyor, aralıklarla başını onaylama manasıyla öne eğiyordu.

 

Kahveci arkasını dönmeden geriye doğru iki adım attı. Motoru hiç durmamış araba patinajla kalkıp mahalleden ayrılırken kahveye döndü. Dudakları kenetlenmişti. Kararlı gözlerle içerden taşmış mahalleliye baktı ve kafasını salladı.

 

Kısılan müzik o anda kapandı. İçerisi hızla boşaldı. Mahalleli mahallenin dört bir yanına dağıldı. Önce ışıklar kapandı, ardından kepenkler indi.

 

~

 

Ateşin başındaki Cemiyet sessizce ateşi izliyor, ateşin büyük dumanına kendi sigaralarının dumanını üfleyip göğe karışmasını izliyorlardı.

 

Gecenin en sessiz anında, Cem müthiş berrak bir sesle bir feryat bıraktı karanlığa, Hüseyin’i ağlatan türküyü kendi tarzıyla okumaya başladı:

 

-Ay dost canım hey!

Kalktı göç eyledi Avşar elleri hey!

 

Kalktı göç eyledi Avşar elleri…

Ağır ağır giden eller bizimdir!

 

Hüseyin tam burada bağlamasıyla Cem’i yakaladı. Önce Barış, ardından Osman kendi özgün sesleriyle eşlik etmeye başladı.

 

Nafiz yolculuğun başında dinlediği ancak çok daha ağır olan bu türkünün bu kadar hareketli okunabileceğini hiç düşünmemişti. Üstelik; türküyü ilk dinlediğinde hüzünlenen Hüseyin, şimdi bıçkın bir neşe ile bağlamasını çalıyor, nakaratlarda o da yanık sesiyle katılıyordu.

 

Osman’ın gür sesinden, çocukluğundan beri dinlediği mehterden nasibini aldığı anlaşılıyordu. Barış’ın sesi rock müziğe çok yatkın ama Cem’e nazaran daha yumuşaktı.

 

Birbirinden alakasız tarzlarına rağmen enfes bir uyumla, üstelik bir tanecik enstrümanla muhteşem bir icra sundular müzik otoritesi Nafiz’e.

 

Bittiğinde birbirlerine gülümsediler. Nafiz bağdaş kurmuş, ilgiyle eğilmişti kalabalığa doğru. Sanki biraz önce bu ıssız ormanı kim bilir kaç asırlık türküyle şenlendiren bu adamlar değilmiş gibiydi. Öylesine sessizdiler. Sessizliği Nafiz bozdu:

 

– Bu kadar mı?

 

Cem Nafiz’e döndü:

 

– İstek mi varmış o masadan?

 

Nafiz şaşırdı:

 

– Elbette ama ne isteyeceğimi bilemiyorum şu anda. Uyumunuz muhteşemdi bu arada.

 

Mevlevî genç, kim bilir ne zamandır yanında taşıdığı neyini dudaklarına götürdü. Nafiz’e çok tanıdık gelen bir ezgi döküldü neyden. Girizgah bitmeden Osman ayaklarını toplamış, Barış ve Cem doğrulmuştu. Gözler Barış’taydı. Anlaşılan bu acayip müzik grubunun şefi oydu. Derince bir nefes aldılar ve sanki tek sesmiş gibi başladılar ney susunca:

 

– Gaflet ile hakkı buldum diyenler

  Er yarın hak divanında bellolur!

 

Nafiz ürperdi. Ve bitmeyen monologlarına tekrar başladı:

 

– Ilk duyduğumdaki tesir!

– Tenimin her yeri karıncalandı yine.

– Hakikat nedir? Nerededir?

– Burada mıdır?

– Müzik bu mudur?

– Ya bu sözler, ezgisiz bu kadar güzel gelir mi kulağıma.

 

Mevlevî genç tam bu esnada Nafiz’in dizine dokundu:

 

– Musikinin bazısı kulakla dinlenmez, gönlü işe koymalı Nafiz kardeşim.

 

Nafiz yüzünde camdan bir duvara toslamanın verdiği ifadeyle diğerlerine baktı. Hiçbir şey duymamışlardı ve söylemeye devam ediyorlardı.

 

Nihayetinde ürpermelerini dizginleyen Nafiz söze girdi:

 

– Siz bir grup kursanız ya, nasıl olur?

 

Barış afalladı:

 

– Siz derken Nafiz?

– Siz işte, hepiniz!

 

Cem sırıttı:

 

– Öğren artık Nafiz, biz diyeceksin! Bu yolda beraberiz. Hem hali            hazırda bir grubumuz var.

 

Böbürlenerek elini göğsüne bastırdı ve oturduğu yerden ufak bir reveransla eğildi:

 

– Bir Atanın İki Oğlu!..

 

Kahkahalarla sohbete devam ettiler. Nafiz önerisini yineledi:

 

– Burada biraz evvel yaptığınız denenmemiş bir şey. Her tarzdan müziğin insanlarısınız. Ve dediğim gibi uyumunuz çok güzel. Bu grup konusunda ciddiyim.

 

Cem alaycı bir tavırla:

 

– Adı ne ola madem bu “grubumuzun”?

 

Barış elleri çenesinde düşünmeye başladı. Bu öneriye en sıcak yaklaşan muhtemelen oydu. Osman söze girdi:

 

– Buldum! Musiki Ocağı!

 

Kahkahalar tekrar yükselirken, Osman utandı. Kızaran yüzünü ateşten uzaklaştırırken bir “la havle” çekerek bıyıklarını düzeltti.

 

Cem kahkahaları körükledi:

 

– Yeniçeri kıyafetleri de giyeriz hem? Tuğralı tişörtler bastırıp satarız. Bu devirde çok tutar!

 

Mevlevî genç eliyle havada asılı bir kılı tutar gibi müsaade istedi:

 

– “Dergâh” nasıl canlar?

 

Ekip sessizliğe gömüldü. Anlaşılan kimse sıcak bakmamıştı. Cem muzipçe gülümseyerek Mevlevî gencin gönlünü aldı:

 

– Onu baş başa konuşalım şeyhim. Öyle herkesi almayalım Dergah’ımıza!

 

Bu keyifli sohbet sürerken genç adamlar ciddi ciddi bir isim düşünmeye başlamıştı bile. Son öneri Cemiyet’in kurucusu Kemal Bey’in oğlu Nafiz’den geldi.

 

– “Cemiyet”… Cemiyet nasıl beyler?

 

Neşenin yerini ciddiyet aldı. Ateşte parlayan hatıralara dalıp gittiler kısa bir an için. Barış konuştu:

 

– En güzeli buydu! Yüreğine sağlık Nafiz!

 

Cem sırıtmayı sanki hiç bırakmamış gibi Nafiz’e doğru eğilerek:

 

– Vallahi benim de aklıma gelmişti Nafiz’ciğim. Sana bırakayım dedimdi.

 

İşte “Cemiyet”in adı böyle kondu sevgili okur.

 

~

 

Notalar Konseyi’nin heybetli binasına bakan bir tepeye park edilmiş siyah bir arabanın ön camında kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. Bu arabeskin berduşunun ilerleyen yaşına rağmen yıllardır bırakamadığı küçük intihar ritüelinin, sigaranın ışığıydı.

 

Gözlerini kısmış, konsey binasının ışıksız pencerelerini izlerken arabanın yanına bir gölge yanaştı. Bu birkaç saat evvel görüştüğü kahveciydi. Kapıyı açıp indi. Dinç adımlarla toprağı ezerek ilerledi. Her adımında karanlıkta parlayan gözler artıyordu. Ağaçların, çalıların arasından çıkan arabeskin diğer berduşları hürmetle selâm verip arkasına geçiyor, bu sessiz ama hızlı yürüyüşe katılıyordu.

 

Kahveci aksayan adımlarıyla gittikçe geride kalıyor lakin önüne geçenin omzuna babacan bir tavırla vuruyordu.

 

Bina muhtemelen boştu. Nafiz’i buradan aldığı geceyi hatırladı. Kemal’i burada son gördüğü zamanı… Burayı terk edişlerini… Fa’ya Ayla dendiği zamanları…

 

Yürürken sesli düşündü. Sesi yankılandı:

 

– Tüm güzelliklerin içine ettiler. Hepsi mazi oldu!

 

Kalabalıkta sendeleyenler oldu. Ancak ilerleme kesilmedi. Yusuf iyice yaklaştıklarında kalabalığa dönüp konuşmaya devam ederek geri geri olsa da yürüyüşünü sürdürdü.

 

– Bizi hep hor gördüler! Hah! Hor görseler iyi… Görmediler ulan bizi! Yüzümüze bakmadılar.

 

– Neymiş? Fakirmişiz! Sistemin dışına itilmişiz! Orada da halimizden memnunmuşuz…

 

– Metropollerin düzenini bozarmışız, asayişi sarsarmışız… Ulan bir ekmek çalana ne cezalar verirler de onu aç bırakıp kendi semirenlere neden kimse hesap sormaz?!

 

Adımları sanki hızlanmıştı. Yusuf sesini yırtarak devam ediyordu:

 

– Hakkımızı aldılar. Bu düzeni biz kurmadık. Sürdürmeyeceğiz de.

 

– İnsanca yaşayalım dedik, açlık sınırının altında üstelik! Garip garip köşelerde bizi anlatan müzikleri dinledik.

 

– Yine varoş dediler.

 

Karanlık binaya döndü. Bu ani dönüşle sendelese de, yürümeyi sürdürdü.

 

– Bakın ulan buraya! Varoş geldi!

 

Binanın kapısı açıldı, siyah takım elbiseli iki adam hayretle gelen kalabalığa bakakaldı. İçlerinden biri elini telsizine götürdüğü anda patlayan bir silahla yere yığıldı.

 

Diğeri umutsuzca belindeki tabancaya davrandı lakin arkadaşıyla aynı sonu paylaşmaktan kurtulamadı.

 

Aralık olan kapıyı tekmesiyle ardına kadar açtı Yusuf, hızla içeri girdi. Kalabalık, binanın etrafını sardı.

 

Yusuf’un yanına kalabalıktan iki genç geldi. Bıyıkları yeni terleyen bu çocukların yüzlerini okşadı, ellerindeki bidonlara baktı. Gülümsedi. Az evvel bağırarak kendinden geçen o değilmiş gibi çocukların omuzlarına ellerini koyup sakince konuşarak yürümeye başladı:

 

– Buraya ilk geldiğimde sizin yaşınızdaydım aslanlar! Kemal diye bir arkadaşım var, aynı siz gibi hep beraberiz! Beraber çalıp söylerdik. Her telden ama!

 

Yukarı doğru kıvrılan merdivenleri çıktılar.

 

– Bu ev işte o arkadaşımın eviydi. Kemal’in evi!

 

Notalar Konseyi’nin hilal şeklindeki masasının olduğu, cam tavanlı salona geldiler.

 

– Büyüdük sonra, daha çok arkadaşımız oldu, tam da burada çaldık, söyledik, eğlendik. Aynı yıldızların altında.

 

Çocuklar kafalarını yukarı kaldırdılar Yusuf’la birlikte.

 

– Ah! O zaman daha çok yıldız vardı tabii… Şimdi şehrin ışıklarından neredeyse ay bile görünmüyor.

 

Tuhaf bir kahkaha çocukları ürpertti.

 

– Sonra ne mi oldu? Buraya gelip soframızdan yiyenler, daha dün neşeyle söylediğimiz türküleri, marşları, şarkıları, deyişleri… beğenmediler!

 

– Olsun canım! Beğenmesinler… Ama ne yaptılar sonra, dinleyeni, söyleyeni adam yerine koymadılar!

 

– O da olur bak, bizi de birileri adam yerine koyar dedik, kaçtık gittik buralardan. Daha da güzel bir evimiz oldu. Ev de değil ha! Koca bir konak. Orada çaldık söyledik.

 

Nefesi titredi. Gözleri buğulandı. Çocuklara eğildi. Muhabbeti bir çırpıda kesen birkaç cümle daha kurdu:

 

– Konağı yaktılar, arkadaşlarımı da öldürdüler çocuklar. Haydi bakalım, o elinizdekileri geldiğimiz yoldan geri dönerken güzelce dökün. Bir damlası kalmasın, çok kızarım!

 

 

Çocukların hızlı adımlarına inat yavaş yavaş köşedeki eski bir pikabın yanına gitti. Üzerinde bir şeyler aranır gibiydi. Kahveci salona girdi. Elindeki plağı Yusuf’a uzattı. Yusuf gülümsedi:

 

– Ha yaşa!

 

Plağı taktı, cızırtılar başlarken elini kahvecinin omzuna koydu:

 

– Bu çalan da dışarıdaki berduş ordusunun marşı sayılır en nihayetinde…

– Öyle elbet ağabey!

 

Binanın kapısından çıktıklarında nakarata gelmişlerdi. Cebinden çıkardığı kibriti ateşleyip ayaklarına doğru kıvrılan benzine doğru bıraktı. Ateşten bir yılan binanın içine doğru hızla sürünürken kalabalığa döndü:

 

– Bu binadakilere seslerimizi hiç duyuramadık! Şimdi hep birlikte haykırıyoruz:

 

“Batsın bu Dünya!”

 

...on beşinci bölümün sonu…

Bir sonraki bölüm gelecek hafta!


 

Bu bölümün müziği,