Alaca karanlık bir sahilde yürüyordu Nafiz. Boğazı yanıyordu. Dudakları çatlamıştı. Teninin yandığını hissediyordu. Gayriihtiyari denize yöneldi. Deniz durgundu. Ellerini suya daldırdı, su siyahtı. “Karanlıktan olsa gerek” diye düşünse de su, is rengindeydi. Ürperdi. Boğazı yanıyordu. Denizin açıklarında, ufukta bir kıvılcım yanıp söndü. Ardından bir patlama oldu. “Denizin ortasında yanan neydi?”

 

Alevler sanki denizin değil de benzinden büyükçe bir gölün üzerindeymiş gibi hızla yayıldı. Nafiz bata çıka kumlara attı kendini. Önünde kendi boyunu aşan alevleriyle deniz, yanıyordu.

 

Kumların yumuşaklığını teninde hissetti. Bu başlangıçta huzur verse de şimdi yakmaya başlamıştı. Kumlar ısınıyordu. Çıplak ayaklarla hızlı adımlar atarak uzaklaştı denizden ama nafileydi. Sanki kızgın bir sacın üzerinde yürüyordu. Bunun böyle devam edemeyeceği belliydi. Her adımda yer biraz daha ısınıyordu; bu sebepten her adımı yerle daha az temas etmeliydi. Önce parmak uçlarına basarak koşmayı denedi. Tuhaf bir şekilde kolaydı bu. Sadece ayak parmakları taşıdı bütün ağırlığını. Adımları onu her seferinde daha yükseğe ve daha uzağa fırlatıyordu. Yer çekimi azalmış gibiydi. “Üzerindeki karanlığı yaratan; bulutlar mı yoksa denizden yükselen duman mıydı?” Bunu anlamak için daha yükseğe sıçraması gerektiğini düşündü. Son adımında dizini hafifçe büktü ve kendini olanca gücüyle yukarı fırlattı.

 

Bulutlar puro dumanı kokuyordu. Biraz daha yükseldi, artık yıldızlar net bir şekilde görülüyordu. Kafasını ateşin ilk kıvılcımlarını gördüğü yere çevirdi. Kendine doğru püsküren siyah bulutlar gördü. Bu bulutların dağılmasını bekledi kısa bir süre. Do’nun yüzü karşısında belirdi. Korku ve kızgınlık Nafiz’in nabzını arttırıyordu.

 

Nafiz karanlık gökyüzünde tüy kadar hafif, çoktan ayaklarının altında kalmış bulutları taradı gözleriyle. “Bu tarafı geceyse dünyanın, aydınlık bir tarafı da var” diye düşündü. Ellerini her nedense kanat gibi kullandı. Uçuyordu, üstelik ilk kez uçuyordu lakin bunu yüzyıllardır yapıyor gibi hissediyordu. Karanlıktan uzaklaştı. Güneşi gördü.

 

Güneş ona yaklaşıyordu. Sanki biri; bütün karanlığı güneşle aydınlatmaya karar vermiş, onu avuçlarıyla Nafiz’e taşıyordu. Bu avuçlar Elif’indi. Elif, Nafiz’in şu ana kadar gördüğü gökyüzünün yarısını kaplıyordu.

 

Ona doğru uçtu ya da yüzdü sevgili okur, hangisini beğenirsen… Ve haykırdı sesini yutan uzay boşluğunda:

 

– Kainat yaratıldı yaratılalı buradaydın!

– Bütün bu yıldızlar güzelliğinin süsü sanki!

– Ay, yüzünün yansıması!

– Güneş avuçlarında!

– Bak nasıl ürktü bütün karanlık…

 

Elif’in yüzüne doğru ilerlemeye çalışırken mesafelerin ayırdına vardı.

 

– Gün ışığı sekiz dakikada yeryüzüne ulaşır…

– Yani?

– Yani ışık hızında gitsem bile ellerini tutmam sekiz dakika sürecek…

 

Ellerini umutsuzca güneşe uzattı, boyutların ayırdına vardı. Elleri çok küçüktü, is içindeydi. Umutsuzca bedenine baktı: yırtılmış, yanmış elbiseleri; çıplak, yara bere içinde ayakları… Elif’in yıldızlarla bezeli yüzüne baktı, gülümsüyordu. İçini uzun zamandır terk etmiş umutsuzluk tekrar döndü.

 

Bedeninin ağırlaştığını hissetti. Ya da bir şeyin onu ayaklarından tutup yeryüzüne çektiğini… Hangisini hayal edebildiysen sevgili okur…

 

Aşağı doğru giderek hızlanan bir düşüşte son kez Elif’e bakmak istedi. Artık orada değildi. Yıldızlar onsuz ne kadar sönüktü…

 

Şimdi sarı beyaz bulutların üzerindeydi. Yeni doğan gün, şafak renklerini bu pamuk tarlasına serpiştirmişti. Bulutlardan sıyrıldı. Yeryüzü yavaş yavaş ayırt edilmeye başladı. Yemyeşil kırların üzerindeydi. Tam altında doğuya doğru hareket eden bir toz bulutu gördü. Biraz daha yaklaştığında bunun bir yılkı olduğunu fark etti. Renk renk atlar, yelelerini savurarak doğuya koşuyordu.

 

Bir şeylerden bıkmış gibi, bir şeylerden kaçar gibi, bir yere yetişmek ister gibi… Hangisini beğenirsen sevgili okur!

 

~

 

Ter içinde uyandı dağılmış saçlarıyla. Yanı başında parmak uçlarını sırayla oturduğu koltuğun kolçaklarına vuran Yusuf’u gördü. Parmakları, dörtnala koşan bir atın nal seslerini andırıyordu. Doğrulmak istedi. Yusuf engel oldu. Konuşmak istedi ama sesi çıkmıyordu. Etrafını izlemeye başladı. Güneş yeni doğuyor olmalıydı. Bulunduğu odayı tanımaya çalıştı.

 

Etrafında sıra sıra dizilmiş yatakları ve yataklarda yeni tanıştığı dostları; Barış, Cem, Osman ve Tomris’i gördü.

 

Ağırlaşan göz kapaklarına hakim olamadı. Tekrar derin bir uykunun koynuna girdi.

 

~

 

Aradan geçen bir hafta sonra, kül olan konaktan sağ salim kurtulan beş genç, bir sofranın etrafında kahvaltı ediyordu. Yüzleri asık olsa da; alevlerden, ölümden kurtulmanın verdiği hafif bir huzur yaşamak için yetecek asgari kahvaltılığı tüketmelerini sağlıyordu.

 

Mevlevî genç elinde çay tepsisi ile geldi. Cem tepside sekiz bardak olduğunu gördü.

 

– Şeyhim, sofuların daha fazla mı çay istihkakı var?

– Hayır Cem kardeşim. Misafirimiz var.

 

Yaklaşan bir araba sesinin ardından avluya Yusuf ve Hüseyin girdi. Cem hayretle kaşlarını kaldırdı ve Mevlevî gence döndü:

 

– Şeyhim vallahi mübarek adamsın. Nereden de anladın geleceklerini?

 

Mevlevî genç tebessüm etti:

 

– Cepten aradılar.

 

Gülüştüler. Osman gülmedi. Kısacık ömrünün her yaşında anıları olan konak yanmıştı. Hazmedemiyordu.

 

Yusuf ve Hüseyin de sofraya oturdular. Hüseyin endişeli, arabeskin berduşu da metin görünüyordu.

 

Cem karnı doyunca ortalığı da neşelendirmek adına Mevlevî gence döndü:

 

– Yahu şeyhim, alevlerin arasında kaldırdım elimi, “himmet ya Şeyhim!” diye bağırdım; sonra bir de baktım sen… Cehennemden çektin aldın bizi… Nasıl söndürdün o dev yangını?

 

Herkesin meraklı bakışları arasında derviş gülümsedi:

 

– Yangın tüpüyle.

 

Cem diğerlerinin tebessümlerine kahkahayla eşlik etti.

 

– Hem… Orası cehennem idiyse eğer, dışarıdaki üç zebaninin de hakkından Hüseyin kardeşim geldi.

 

Barış elini hemen yanına çöküvermiş Hüseyin’in sırtına koydu:

 

– Eyvallah kardeşim.

 

Hüseyin gülümsedi:

 

– Sıra bizdeydi kardeş. Vazifemizi ifa ettik.

 

~

 

Yusuf ve Barış Mevlevihane’nin yemyeşil avlusunda yürürken sadece kendilerinin duyabileceği sesle konuşuyorlardı:

 

– Bazen hicret gerekir evlat. Bu böyle devam edemez. Ya birinize bir şey olsaydı?

 

– Nereye gidelim Yusuf amca?

 

– Bilmem… Gidin işte…

 

Yusuf birden durdu. Gözleri parıldadı:

 

– Anadolu’ya gidin!

 

– Nasıl?!

 

– Anadolu ulan. “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan…”

 

Barış sözünü kesti:

 

– Tamam orasını anladık da… Nereye gideriz, nasıl gideriz? Kim yoldaşımız olacak? Kimi geride bırakacağız? Gittiğimiz yerde kim karşılayacak?

 

Yusuf iç çekti:

 

– Anadolu bu… Her muhtaca yetecek ekmeği var! Her geleni ağırlayacak birileri var elbet.

 

Sonra gülümsedi:

 

– Hem Anadolu Rock icra eder, hem Florya’dan beri gelmezler. Ulan babanız görseydi ne gülerdi halinize.

 

Barış da tebessüm etti:

 

– Babanızın izlerini takip edin diyorsun yani!

 

– Öyle diyorum elbet… Ah o Küheylan’la biz ne yollar teptik… Sahi ne oldu o vosvos?

 

Barış gülümsedi, avlunun bir ucunda etrafına neşe saçan Cem’e baktı:

 

– Cem hakkından geldi ihtiyar.

 

~

 

– Yarın, şafakla yola çıkacağız arkadaşlar.

 

– Yol derken abi?

 

– Gidiyoruz Cem!

 

– Nereye abi?

 

– Dur ulan iki dakika…

 

Osman ağır ağır kehribar tespihini çekerken bir yandan da Barış’ı dinliyordu. Nafiz kaşlarını çattı. Tomris endişeliydi.

 

– Buranın bizler için güvenli olmadığına karar verdik. Bir süre uzaklaşacağız. Ortalık yatışınca da döneceğiz.

 

Osman günler süren sessizliğini bozdu:

 

– Kaçtı mı dedirtelim ardımızdan?

 

– Kaçmak başka, ricat başka Osman! Hem Mohaç ricatla kazanılmadı mı?

 

– O sahte ricattı!

 

Barış derin bir nefes aldı. Devam etti:

 

– Genç Osman; yeniçeriler azıtınca payitahtı Anadolu’ya taşımayı, hatta oradan ordu toplayıp buraya öyle dönmeyi düşünmedi mi?

 

– Yeniçerinin hakkından Dördüncü Murad’ın topuzu geldi ama! Ben şehri İstanbul’dan bir yere ayrılmam!

 

Osman tespihi kopardı. Boncuklar odaya dağıldı, Osman hiddetle odayı terk etti.

 

Nafiz derin düşüncelerden uzaklaşıp nihayet konuya dahil oldu:

 

– Ben gelmesem?..

 

– Kimseyi geride bırakmaya niyetim yok.

 

Elif’i düşündü.

 

– Ama?..

 

Tomris Nafiz’in omzundan tuttu:

 

– O bana emanet Nafiz!

 

Nafiz soran gözlerle Cem’e baktı. Cem hiç görmediği kadar sessizdi. O da Tomris’ten mi ayrılacaktı?

 

Hüseyin konuştu:

 

– Burhan dayım buradaki her bir şeyi bana bıraktı kardeşlik… Konağa zaten sahip çıkamadım. Garibi gurebayı kime emanet edelim?

 

– Onlarla da Yusuf amca ilgilenecek.

 

– Eyvallah.

 

Mevlevî genç ağır ağır yerinden kalkıp yerdeki kehribar boncukları toplamaya başladı.

 

~

 

Do, akademideki odasında yerde kanlar içinde yatan iri adama baktı:

 

– Kaçtın demek…

 

Yalvaran suratına bir tekme daha attı.

 

– …kardeşlerin ölürken…

 

Bir tekme daha…

 

– Emeklerime acıyorum!

 

Adamın kesik kesik aldığı nefesi sonunda kesildi. Acı içindeki inlemeleri, yerini gecenin sessizliğine bıraktı. Do, son tekmeyi adamın suratına gömerken fısıltıyla hırıltı arasında konuştu:

 

– Öyle gebermekten daha mı iyi şimdi bu yaptığın?

 

Oturdu arkasına yaslandı. Bir puro seçip ağzına götürdü. Çakmağı her nedense yanmadı. Puroyu, yerdeki cesedin kanla kirlettiği halıya bıkkınlıkla fırlattı. Bir süre tavanı seyretti. Ardından bir theremin sesi duydu. Akademide theremin çalan kimse yoktu. Birden gülümsedi. Ayağa kalktı, hızlıca kapıya yöneldi. Uğuldayan theremin sesi eşliğinde karanlık koridorlardan geçti. İkiye ayrılıp kıvrılan merdivenleri indi.

 

Yarı açık, büyük, beyaz bir kapının önünde durdu. Sessizce açtı. Siyah giyimli, uzun siyah saçlı bir kadın; sırtını dönmüş, ellerini tuhaf kıvrımlarla hareket ettirip hiç temas etmeden enstrümanın yaydığı radyo dalgalarını büküyordu. Do, bu ilginç enstrümanı canlı dinlemeyeli çok uzun zaman olmuştu.

 

Yavaşça öksürdü. Kadın ellerini indirdi, zarifçe arkasını döndü.

 

– Erkencisin, Ahu.

 

– Bazı beceriksizlikler olmuş buralarda. Acele etmem gerektiğini düşündüm.

 

– Avrupa’da yok tabi böyle beceriksizlikler.

 

Kadın thereminin fişini çekti. Düşük göz kapakları ona başka bir hava katıyordu.

 

– Tek başıma olacağım. Ayağıma kimse dolanmasın. Kimse benimle irtibatta olmasın. Ben istersem gelirim, ararım, vesaire…

 

Do ellerini arkasında birleştirdi, başıyla onayladı.

 

– Ahu hanım nasıl arzu ederse.

 

Genç kadın ağır adımlarla odanın kapısına yöneldi.

 

– Adresi biliyor musun?

 

Ahu durdu. Arkasını dönmeden konuştu:

 

– Adrese ihtiyaç yok artık. Gidiyorlar!

 

~

 

Cem vosvos karavanın üzerindeki krem rengi brandayı tek hamlede açtı.

 

– Abilerim, ablalarım; bu görmüş olduğunuz karavan kimleri kimleri, nerelere nerelere taşıdı! Yıllarca yattı hangarda… Adı Küheylan’dır! Küheylan’ı çoktandır görmedi Anadolu’nun bozkırları ama bugün!..

 

– Kısa kes Cem! Yağını suyunu koydun mu?

 

Cem suratını astı:

 

– Koydum abi koydum.

 

Gülüşmeler içinde Nafiz’in koluna girdi Yusuf.  Karavanın üzerinde ellerini gezdirerek ilerledi.

 

– Ah bu Küheylan’ın dili olsa da konuşsa. Bak, baban şuracıkta otururdu. Ata Bey şoförümüzdü. Ben hemen yanında otururdum.

 

Gözleri doldu Yusuf’un.

 

– Nasibimde seni erken uğurlamak varmış evlat.

 

– Geri geleceğim ihtiyar! Gelmem lazım!

 

İhtiyar güldü:

 

– Geleceksin tabi.

 

Karavana yerleştiler. Barış kontağı çevirdi. Çalışmadı. Dikiz aynasından sinirle Cem’e baktı. Cem yerinde doğruldu. Hüseyin Barış’ın yanında oturuyordu. Elini camdan dışarı çıkardı. Hafifçe vurdu karavana:

 

– Hadi Küheylan!

 

Gürültülü bir sesle çalıştı motor. Yavaşça hangardan çıkarken yaklaşan bir müzik sesi duydular.

 

“Ben sevmek sevmek isterdim

Nerden bilirdim

Sevenler ağlarmış”

 

Barış karavanı durdurdu. Beyaz bir araba durdu önlerinde. Şoför koltuğundan Tomris indi. Cem karavanın sürgülü kapısını açıp koştu. Sarıldılar. Nafiz gıptayla onlara bakarken arabanın diğer kapısı da açıldı. Arabadan Elif indi. Utangaç adımlarla karavana yaklaştı.

 

Mevlevî genç Nafiz’in sırtına vurdu hafifçe:

 

– Ne duruyorsun mübarek.

 

Bu uyarıyla kendine gelen Nafiz hızlıca indi karavandan, koşar adım Elif’in yanına gitti. Karşılıklı durdular. Elif pembeleşen yanaklarıyla yine çok güzeldi.

 

– Veda etmeyecek miydin?

 

– Hemen dönecektim.

 

– Olsun.

 

Elif gözleriyle, sarılan Tomris ve Cem’i gösterdi.

 

– En azından sarılırdık.

 

– Haklısın. Kusura bakma…

 

– Ee?.. Sarılmayacak mısın?

 

– Pardon…

 

Başlangıçta bocalasalar da çiçeği burnunda çiftimiz sonunda sarılmayı başardı sevgili okur!

 

~

 

Karavan kendinden beklenmeyen bir hızla yol alıyordu. Sollarından hızla siyah bir araba geçti. Barış camdan içeri giren rüzgarla yüzüne yapışan saçlarından kurtuldu.

 

Hüseyin sigarasını camdan dışarı attı.

 

– Barış, bu araba bayağıdır takipte.

 

Barış gözlerini kıstı:

 

– Dur bakalım…

 

Araba karavanın önüne kırdı, yavaşladı, ardından sağa çekti ve durdu.

 

– Haydi bakalım… Hüseyin, Cem davranın! Nafiz, derviş siz bekleyin.

 

Barış karavanı arabanın arkasında durdurdu. Silahlarını çektiler. İnip arabaya doğru yürümeye başladılar. Camları siyah filmle kaplıydı. Yaklaşırken kapı açıldı. Durdular. Arabanın içinden yükselen sesleri duyunca Nafiz ve derviş de indi…

 

“İleri ileri haydi ileri

Alalım düşmandan eski yerleri”

 

Silahlarını tekrar bellerine taktılar. Arabadan bütün heybetiyle Osman indi. Barış’ın karşısına dikildi. Bir süre hareketsiz kaldılar.

 

– Hayırdır Osman? Sen de mi kaçıyorsun?

 

– Hayır! Ricat ediyorum.

 

Sarıldılar. Osman diğerlerine döndü:

 

– Mehter muhafızı olmadan eksik kalır. Haydi yola revan olalım.

 

Mevlevî genç Osman’a yaklaştı. Cebinden çıkardığı kehribar tespihi ona verdi.

 

~

 

Önde Osman, arkada Küheylan gidiyorlardı. Hüseyin sigara üzerine sigara yakıyordu. Her nedense efkarlanmıştı.

 

Barış Hüseyin’e döndü:

 

– Sana bir sürprizim var Hüseyin kardeşim.

 

Hüseyin merakla Barış’a döndü.

 

Barış teybi çalıştırırken konuştu:

 

– Sizin oralardan…

 

Bağlama tellere vurmaya başladığı anda Hüseyin kafasını dışarı çevirdi. Gözyaşlarını tutmaya çalıştı bir süre, başaramadı. Bu sazı da, sahibini de iyi bilirdi…

 

“Kalktı göç eyledi Avşar elleri

Ağır ağır giden eller bizimdir!

Arap atlar yakın eder ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir!

 

Belimizde kılıcımız kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda devlet vermiş Fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir!

 

Dadaloğlum yarın kavga kurulur

Öter tüfek davlumbazlar vurulur

Nice koç yiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!”

 

…on dördüncü bölümün sonu…

Bir sonraki bölüm gelecek hafta!


 

Bu bölümün müziği,