Karanlık sokak Mevlevî gencin adımlarıyla çınlıyordu. Ter içinde nefes nefese koşuyordu. Her evi, her köşe başını tanıyordu ama bu tanıdık sokaklar, tepesindeki kızıl bulutların yarattığı karanlıkta daralan bir labirent gibiydi. Birilerinden mi kaçıyordu? Birilerini mi kovalıyordu? Bilmiyordu. Adımları yavaşlamaya başladı. Nefesi ve kalp atışları henüz normale dönmemişken kendini Cemiyet’in ahşap konağının önünde buldu.

 

İçeriye girmesi gerektiğini hissetti; kapıya dokundu, tokmak nedense sıcaktı. Kapıyı açtığında karşısında genişçe bir boşluk gördü. “Konağın dekoru ne vakit değişti?” diye düşünürken ilerledi. Arkasındaki kapıdan metrelerce uzaklaştı, loşluk yerini karanlığa bıraktı; lakin ne bir duvara, ne bir engele rastladı. Konağın çelik kapısı kapanmış olmalıydı; çünkü artık zifiri karanlıktaydı. Ellerini öne uzatıp ayaklarını sürümeye başlamıştı ki eline bir şey çarptı. Omzu hizasındaki bu ince uzun objeyi yüzeyindeki kıvrımlardan tanıdı. Rahmetli Hocası’nın hediyesi Ney’di bu.

 

Baş pareyi dudaklarına götürdü, üfledi. Ortalık aydınlandı. Karşısında bağdaş kurmuş bir ihtiyar vardı, silüeti tanıdık geliyordu. Ortalığı biraz daha aydınlatmak içgüdüsüyle üflemeye devam etti. İhtiyarın yüzü netleşti; Celal Bey’di. Ney ellerinden düştü, titreyen sesiyle bir kelime zar zor çıktı ağzından:

 

– Efendim!

 

İhtiyar tebessüm etti ve konuşmaya başladı. Sesi görünmeyen duvarlara çarpıp yankıyordu:

 

– Gel evladım.

 

Mevlevî genç, ayaklarını kıpırdatamadı. Yere düşen neyine baktı; ney, deliklerinden kıvılcımlar saçarak tutuşmaya başladı. Alevler, Mevlevî gencin şeyhinin etrafında bir halka çizdi. Celâl Bey, etrafını saran alevlerden memnun olmuş gibi tebessümünü genişletti:

 

– Gel evladım.

 

Mevlevî genç cesaretlenip bir adım atacak oldu. Alevler büyüdü. Mevlevî genç geriye doğru sendeledi. Alevlerin arasında belli belirsiz gördüğü Celal Bey’e neredeyse çığlık atarak:

 

“Efendim! Ateş var!” dedi.

 

İhtiyar tebessümle karşılık verdi:

 

– Yüreği kor olan niçin korksun ateşten?

 

~

 

– Estağfurullah, estağfurullah…

 

Mevlevî genç yatağında doğrulmuş, sayıklıyordu.

 

Günlerdir çilehanedeydi. Üstadı Celâl Bey öldükten sonra kendini buraya kapatmıştı. Ufacık pencereden gelen ışık, güneşin doğmak üzere olduğunu gösteriyordu.

 

Ayağa kalktı. Cübbesini giydi. Dergâhın avlusuna çıktı. “Çilem doldu.” diye düşündü. Kafasında Celâl Bey’in sözleri yankıyordu: “Yüreği kor olan niçin korksun ateşten?”

 

Kuş cıvıltıları arasında güneşin doğuşunu izledi bir köşeye oturup. Bir araba sesi avluya yaklaştı. Gayri ihtiyari ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü. Sesini duyduğu araba, şimdi kapının önündeydi. Arabadan uzunca boylu, siyah paltolu, kavruk yüzlü, ince bir delikanlı indi; Hüseyin’di bu.

 

~

 

Yusuf hızlı adımlarla girdiği dar sokakta ilerlerken birden sola dönüp, anahtar şeklindeki çilingir tabelasına baktı. Ardından sanki hiç duraksamamış gibi cam kapıyı açtı, içeri girdi. Tezgahın arkasında duran orta yaşlı adama döndü:

 

– Çilingir sen misin?

– Benim ihtiyar. Buyur, ne lazımdı?

 

Yusuf ağır ağır gözlerini raflarda gezdirdi. Dükkanda kimsenin olmadığından emin olunca, az evvel kapadığı dükkan kapısına doğru yürüdü. Dışarıyı gözleriyle kısa bir süre taradı, hemen önünde duran, cam kapıya asılı “açık-kapalı” levhasını ters çevirdi. Bu sırada çilingir tezgahın arkasından çıkıp bu acayip ihtiyarı merakla süzerek dükkanın ortasına ilerledi, sorusunu tekrarladı:

 

– İhtiyar, ne lazımdı?

 

Yusuf arkasını dönmeden cevap verdi:

 

– Anahtar lazım.

 

Çilingir bu garip adama gülerek:

 

– Ne anahtarı?

 

Yusuf yavaşça arkasını döndü.

 

– Sol anahtarı ulan!

 

Çilingir, yüzüne şaşkınlık mimikleri yerleştiremeden, Yusuf okkalı bir tokatla çilingiri yere serdi.

 

~

 

Barış ve Nafiz, Nafiz’in evinin salonunda sessizce oturuyorlardı. Nafiz; başı ellerinin arasında, gözleri kapalı, öne doğru eğilmişti. Barış arkasına yaslanmış, kendine biçtiği görevi yapmanın huzuru içinde tavanı seyrediyordu.

 

Nafiz doğruldu:

 

– Bir kahve daha?

 

Barış sehpadaki sigara paketine uzanırken başıyla onayladı. İki genç sabaha kadar uyumamıştı.

 

Kahveleri getirdi Nafiz, salonun ortasındaki genişçe sehpaya koydu. Fincanların arasında duran fotoğraflara bir daha baktı. Annesi ve babası, Ata Bey ve rahmetli eşi Sevinç Hanım, kucaklarında gürbüz bir erkek çocuğu, Barış… Yüzlerinde mutluluk vardı. Bir başka fotoğrafta; biraz önce sahneden indiği her halinden anlaşılan Ata Bey, yanında Nafiz’in babası Kemal Bey, mehterbaşı Cevdet Bey, Mevlevî şeyhi Celâl Bey, Burhan Bey ve bu ekibin olmazsa olmazı, arabeskin berduşu Yusuf’laydı. Nafiz gülümsedi:

 

– Yusuf o yıllarda hiç de berduş değilmiş.

 

Barış kahvesinden bir yudum aldıktan sonra:

 

– Arabesk de dinlemezmiş.

 

Nafiz Barış’ın paketine uzandı. Bir sigara çekti kendine. Uykusuz gözlerle çakmak aranırken Barış yakıp uzattı. Havaya savrulan dumana bakarken kendi kendine konuşuyordu:

 

– Babam büyük adammış.

– Annem güzel kadınmış.

– Ne yapmışlar Notalar Konseyi’ne?

– Suçları neymiş?

– Az daha katillerinin cenazesine gidiyordum.

– Daha kendi babamın mezarına gitmemişken.

– Keşke yaşasalardı.

– Belki daha iyi bir adam olurdum.

– Şimdi kötü adam mıyım?

– İşte daha iyi olurdum…

– Ne yapmalı?

– İntikam almalı.

– Ben mi? Ben nefesi zor alıyorum merdiven çıkarken.

– İntikam almalı!

– Bakkaldan ekmek alıyorum sanki…

– İntikam almalı!

 

Barış’a baktı. Yorgun görünüyordu lakin gözlerinde bir ışık vardı. Yakın zamanda babasını kaybetmişti, çok küçükken de annesini. Cemiyetin konağında hırsından ağlayan Barış’tan eser yoktu. Rahatlamış gibiydi çünkü…

 

– Çünkü intikam aldı!

– Tabi ya… Ben de alayım. Nerede satılıyor?

 

Barış, Nafiz’in bu huzursuz sessizliğinden hoşlanmadı. Elini onun dizine koydu:

 

– Ne diyorsun Nafiz? Anlattım işte gayemizi… Müziğimizi geri alacağız! Babamın, babanın yolundan gideceğiz.

– Babalarımız öldürmüş mü birilerini?

– Nafiz sen anlamadın yahut ben anlatamadım kardeşim… Biz kimseyi öldürmedik.

 

Barış gülümseyerek devam etti:

 

– Müzik dinlettik.

 

Nafiz de kendini tutamayarak güldü.

 

– Severek dinlemiştir.

 

İki genç gülüşürken dış kapı açıldı. Hayretle doğruldular. İçeri Yusuf girmişti. Şüpheci gözlerle Barış’a baktı. Nafiz merakla sordu:

 

– Anahtarı nereden buldun ihtiyar?

 

Yusuf merdiven çıkmanın yorgunluğuyla burnundan soluyarak cevap verdi:

 

– Çilingirden.

 

~

 

Hüseyin, Mevlevî gencin omzuna dokunmasıyla çayını dakikalardır karıştırdığını fark etti.

 

– Kusura bakma derviş kardeş… Dalmışım.

– Kusur ne demek? Şikayetçi değilim ki… Derinlerde ne inciler vardır şimdi. Keşke beraber dalabilsek…

 

Sessiz tebessümleri dergâhın avlusunu aydınlattı. Hüseyin çayından bir yudum aldıktan sonra söze girdi:

 

– Burhan dayımın çevresi geniştir. Geleni gideni de bol oldu hâliyle cenazeden sonra. O sebepten Celâl Efendi’nin taziyesini de geciktirdik. Hakkını helal et.

 

Mevlevî genç hiçbir şey demeden elini göğsüne bastırdı, gözlerini ağır ağır kapatıp başını eğdi. Hüseyin devam etti:

 

– Bu zulmü bize reva gören kim derviş? Ne istediler bu garibanlardan? Ununu elemiş, eleğini asmış ihtiyarları ne demeye boğdular?

 

Mevlevî genç iç çekti. Kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra nihayet konuştu:

 

– Dünya fani, ölüm ani Hüseyin kardeş. Onlar musikinin dört yoldaşı idi, beraber göçtüler.

 

Elini tekrar Hüseyin’in omzuna koydu:

 

– Bize düşen de Cemiyet’e yakışanı yapıp, beraber yürümektir.

 

Hüseyin yakmak için bir sigara çıkardı, her nedense durdu. Aklına bir şey gelmiş gibi Mevlevî gence döndü:

 

– Göçtüler, göçtüler de… “Göçtü kervan kaldık dağlar başında!”

 

Mevlevî genç gülümsedi:

 

– Yunus’a bin selam.

 

~

 

Do; elindeki puro makasını açıp kapatırken gözleri, karşısında dikilen üç iri kıyım adamdaydı. Mi’nin kurduğu akademide, ondan kalan genişçe ofise öyle güzel yerleşmişti ki; onu ilk kez bu odada gören biri yıllardır burada olduğunu düşünebilirdi. Sandalyeden kalktı. Gıcırdayan ahşap parkelerin üzerinden adamlara doğru ilerledi. Adımlarının ve elindeki makasın ritmini birbirine uydurmuştu.

 

Odadaki adamlar ona her nedense korkuyla karışık bir tiksintiyle bakıyordu. Adamların önünde ileri geri yürümeye başladı. Birden ortada duran kel ve sakallı adamın önünde durdu. İlkel bir robot gibi ona döndü. Bu dönüş yaşına göre çabuk olmuş olacak ki adam irkildi. Boyları hemen hemen aynıydı. Yüzlerinin arasında sadece bir karış mesafe vardı. Do konuşmaya başladı:

 

– Size bir hikayemi anlatayım gençler. Bu hikaye benim henüz çocukken bile nasıl bir “stratejik deha” olduğumu anlatır. Hep anlatırım.

 

Sararmış dişlerini göstererek sırıttı. Nefesi puro kokuyordu. Adamlara arkasını döndü, konuşmaya devam ederek masasına ilerledi.

 

– Bir zamanlar, fakir evimizi fareler istilâ etmişti. Fare dediysem… Kedi kadar fareler! Annemin çığlıkları, babamın söylenmeleri… Biz çocuktuk ve farelerin yarattığı bu küçük kaoslardan kendimizce eğleniyorduk.

 

Do güldü, puronun çatallaştırdığı sesiyle devam etti:

 

– Bu fareleri beslemeye bile başlamıştık. Yatağımızın altına peynir, ekmek… Mütevazı soframızdan ne aşırırsak farelere veriyorduk babamızdan gizli. Derken annemiz bunu fark etti. Hemen babamıza yetiştirdi tabii… Adam da çekti bizi karşısına…

 

Belli belirsiz gülümsedi, yanındaki kutudan bir puro aldı. Puronun ucunu makastaki deliğe itinayla sıkıştırdı. Gözlerini ortadaki adama dikip puronun ucunu sanki bir giyotinin başındaki cellatmış gibi kesti.

 

– Tesadüf bu ya… Biz de üç kardeştik, sizin gibi. Ben de en büyükleriyim tabi. “Bakın” dedi. “Size üç gün mühlet. Bu fareleri beslediğiniz gibi onlardan kurtulacaksınız!” Nasılını niçinini sormadan “Tamam!” dedim.

 

Puroyu ağzına götürdü adamları süzerek.

 

– Yuvalarını biliyordum onların. Orada türeyip sağa sola yayılırlardı. Yuva dediğim de üst üste istiflenmiş odunlar. Aldım kardeşlerimi, görev dağılımı falan…

 

Puroyu sonunda yaktı.

 

– Çalı çırpı toplayıp etrafına yığdık. Çocukların ellerine kazma çapa ne varsa tutuşturdum. Ben de bir kürek aldım. Burada bir püf nokta paylaşalım, küreğin ucunu biledim!

 

Dumanlı bir kahkaha attı. Elindeki puronun dumanlarıyla daireler çizerek anlatmaya devam etti:

 

– Gaz yağı var o zamanlar, bildiniz mi?.. Heh! İşte onu döktüm bunların yuvasına. Sonra bir kibrit çaktım, puf! Ortalık duman…

 

Ağzından büyükçe bir duman savurdu avizeye.

 

– Plan teoride basitti: yavrular yanacak ya da dumandan boğulacak, kaçanları da üç kardeş karşılayacaktık.

 

Puroyu sol eline alıp sağ elini ceketinin iç cebine soktu. Hikâyede bir ayrıntıyı unutmuş da konuşma metnini arıyor gibiydi. Cebinden ikiye katlanmış küçük bir parça kağıt çıkardı.

 

– Fareler çığlıklar atarak kaçışıyordu. Parolamız belliydi: “Kökleri kuruyacak!” Küreği sanki sırf fare kesmek için yapmışlar gibi kullanıyordum. Kafaları, gövdeleri, kuyrukları…

 

Bir duman daha savurdu havaya. Denizanası gibi tavana yükselen dumana öylece bakakaldı. Susmuştu. Üç iri kıyım adam birbirine baktılar çekinerek. Do birden ortadakine döndü:

 

– Ne diyordum?

 

Adam kekeleyerek cevap verdi:

 

– Fa-fareler efendim…

 

Do yerinden kalkmadan elindeki kağıdı ortadaki adama uzattı. Adam kağıdı almak için öne doğru seğirtti, kağıdı tuttu. Do, kağıdı vermekten vazgeçmiş gibi geri çekti. Adam yanlış bir şey yapmış gibi Do’ya baktı korkarak. Do, is kokan nefesiyle fısıldadı ve nihayet kağıdı bıraktı.

 

– Kökleri kuruyacak! Üç kardeş, o sıçanların köklerini kurutacaksınız!

 

~

 

Barış, Yusuf’a bir açıklama yapmak ister gibi kıvranıyordu. Nafiz’in aklı sürekli anahtarını unutup yardıma çağırdığı çilingirdeydi. Yusuf Barış’ın sırtını sıvazladı. Babacan bir sesle konuşmaya başladı:

 

– Olan oldu aslanlar. Yapmayın etmeyin dedim ama sizin yaşınızda olsam ben de yapardım aynını. Hem… Yaratıcı bir infaz olmuş aferin. Elinize sağlık!

 

Barış gözlerini fal taşı gibi açmış, ihtiyara bakıyordu. Yusuf, Nafiz’e döndü.

 

– Çilingir konseyin adamı. Senin şu Tutku Oda’n mıdır nedir; oradaki plakların çetelesine kadar tutmuş. Bundan sonra anahtarını boynuna mı asarsın ne yaparsın bilmem, kaybetme Nafiz! Olmadık çilingirle uğraştırma bu yaşımda…

 

Nafiz az evvel Barış’ın yüzüne yapışan şaşkın ifadeyi aldı bir anda. İhtiyar cebinden bir telefon çıkardı. Nafiz’e uzattı.

 

– Bu da yeni telefonun. Eskisinden kurtul! Lazım olan numaraları da kaydettim.

 

Nafiz meraklı gözlerle bakarken Yusuf konuşmaya devam etti:

 

– Elif’i de kaydettik herhalde!

 

Yusuf gülümsedi:

 

– Bir de mesaj attım. Şu kızla biraz mesajlaş oğlum! Bir de genç olacaksınız.

 

Nafiz telefonu ilgisiz gibi görünerek sehpaya bıraktı. Yusuf tekrar ciddi ifadesine sığınıp Barış’a döndü.

 

– Nedir bakalım planın, büyük savaşlar başlatan Barış efendi?

 

Nafiz’in sehpadaki yeni telefonu titredi. Göz ucuyla ekrana baktığında Elif’ten bir mesaj geldiğini gördü. Hemen telefonu eline aldı. Üstte, Yusuf’un attığı mesajı da görünce kısa süreli bir panik yaşadı:

 

“Elif ben Nafiz. Bu da yeni numaram :)”

“O zaman bu yeni numarayı kutlayalım Nafiz! :))”

 

Nafiz Yusuf’a döndü ve bıkkınlıkla sordu:

 

– Emojileri ne kadar efektif kullanıyorsun ihtiyar! Nereden öğrendin?

 

Barış ve Yusuf güldüler. Nafiz hazırlanmak için odasına gitti.

 

Yusuf ve Barış baş başa kalmıştı. Yusuf parmağını Barış’ın yüzüne doğrulttu:

 

– Nafiz’i yalnız bırakmayacaksınız!

 

Barış gözlerini Yusuf’unkilerden ayırmadan konuştu:

 

– Emrin başım üstüne.

 

~

 

Hüseyin dayısı Burhan Bey’den kalan çakmağı yakıp söndürüyordu. Mevlevî genç gülümsedi:

 

– Sigara burada serbest Hüseyin kardeş.

– Olur mu ki mübarek yerde?..

– Dost nefesi duman saçsa, misk kokar burnumuza.

– Eyvallah derviş!

 

Ağır hareketlerle sigarasını yaktı Hüseyin. Dayısından kalan çakmağı itina ile sehpaya yatırdı.

 

– Çakmağın güzelmiş Hüseyin kardeş.

– Eyvallah. Dayımın hediyesidir. Rahmet olasıca bana bıraktı.

– Dayına kim hediye etti bilir misin?

 

Hüseyin şaşırmıştı.

 

– Kim etmiş ki?

– Efendim hediye buyurmuş. Seneler evvel. Sende görünce çok mutlu oldum.

– Ben de sen deyince mutlu oldum derviş. Gözleri arkada kalmasın. Bize dostlukları da mirastır.

– Eyvallah.

 

Hüseyin yemyeşil avluda gözlerini gezdirirken sordu:

 

– Barış ve Cem… Onlarla çok konuşamadık. Hem geçen o kansızlardan birinin hakkından gelmişler ama haber vermemişler.

– Doğrudur.

– Hayır derviş! Doğru değildir! Yaptıklarına gücendim. Bizim de alacak intikamımız yok muydu? Yusuf Bey Baba büktü kulağımızı, oturttu aşağı. Töredir dedik, haddimizden acımızı içimize attık.

– İyi yapmışsın. Pişman mısın Hüseyin?

– Kırgınım onlara. Ben bağlama çalarım. Sen de gördün. O dürzüyü bağlayıp türkü dinletmişler. Ben çalsam kötü mü olurdu?

– Onlara anlatıver derdini madem. Gidiyoruz ya bu gece.

– Yahu senin kadar muhabbetim yok. O yüzden dedimdi.

– Barış da Cem de hakkaniyetli arkadaşlar. Barış vakurdur. Serttir ama gönlü yumuşaktır. Cem’e gelince…

 

Mevlevî genç gülümsedi. Hüseyin şaşkınlıkla eşlik etti onun gülüşüne. Şaşırmıştı çünkü ilk kez bu kadar derin gülüyordu Mevlevî genç. Gözleriyle gülüyordu.

 

– Cem, Hüseyin kardeşim, hayatında görüp görebileceğin en matrak adamdır. Yeri gelir Barış’ı bile güldürür. Bana da sürekli “şeyhim” der, şeyhlik ne haddimizeyse.

– Şeyhim der ha? Yakışır ama sana derviş.

– Estağfurullah kardeşim. Hem şeyh olsak da ancak Cem müridimiz olur. Başkasını da istemem.

 

Çaylarını bitirdiler. Tüm gün muhabbet etmişlerdi. Güneş gök kubbenin tepesinden hızını almış batıya doğru kayarken, Mevlevî genç ağır ağır kızıllaşan bulutlara baktı. Rüyasını hatırladı. Tekrar gülümseyerek Hüseyin’e döndü:

 

– Çok konuştuk gidelim artık.

– Gidelim elbet kardeş.

 

Beraber arabaya binip Cemiyet’in ahşap konağına doğru yola koyuldular.

 

~

 

Elif adımlarını Nafiz’in adımlarına uydurmaya çalışıyordu. Bunu yaparken içi sıkılıyordu çünkü Nafiz gittikçe yavaşlıyordu. Derin bir nefes aldı. “O benim adımlarıma uysun bakalım” düşüncesiyle birden Nafiz’in koluna girdi ve hızlıca yürümeye başladı.

 

Nafiz bu enerji dolu ellerin kendini sürüklediği meçhule giderken uzun zamandır olmadığı kadar mutlu hissediyordu.

 

– Nereye gidiyoruz Elif?

– Dondurma yiyeceğiz Nafiz!

– Bu havada?!

– Nesi varmış? Ben hep yerim ki…

 

Birlikte küçük, şirin bir pastaneye girdiler. Ufacık bir masaya sığıştılar. Garson Elif’i görünce gülümsedi. Elif de kimseden esirgemediği gülümsemesinden garsona da ikram etti.

 

– Her zamankinden Vedat! Ama bu sefer iki tane!

 

Garson gülümseyerek uzaklaştı. Nafiz merakla sordu:

 

– “Her zaman” ne yersin Elif?

– Kavunlu. En çok onu severim. Sen de seversin değil mi Nafiz?

– Elbette. Ben de en çok onu severim.

 

Nafiz, Elif’e ilk yalanını söylemişti sevgili okur.

 

~

 

– Buraya sık geliyorsun herhalde, Elif.

– Yok. Sık sayılmaz. Arada çocuklarla geliriz, tabi uygun mevsimlerde.

 

Elif gülümsemesini her geçen dakika daha da genişletiyordu. Kavunlu dondurma neşesine neşe katmıştı.

 

“Neşesi yeter…” diye düşündü Nafiz. Kavunlu dondurmanın tadına alışmaya çalışırken bir yandan da Elif’i dinliyordu.

 

– Halama söyleme ne olur. Hâlâ kızar dondurma yememe.

– Söylemem tabi.

 

Nafiz gitgide gözlerini kulaklarından daha çok dinler olmuştu. “Elif çok güzeldi.”

 

– Nafiz biliyor musun? Ben kavunlu dondurmayı çok seviyorum.

 

Nafiz bu cümleyi ikinci kez duyunca kendine geldi.

 

– Biliyorum Elif. Ben de çok seviyorum.

 

Elif’in yanakları pembeleşti. Gözleri ışıldadı. Bir şey söyleyecekti ama çekiniyor gibiydi.

 

– Nafiz biliyor musun? Ben seni çok seviyorum.

 

Nafiz ağzında dondurma dolu kaşıkla kalakaldı.

 

– Ne dedi şimdi bu kız?

– Seviyormuş.

– Çok seviyormuş.

– Beni hem de.

– Çok seviyormuş!

– Ne diyeyim?

– Ne yapayım?

– Beynim donmadan şu ağzımdaki dondurmadan kurtulayım.

– Aynen!

 

Nafiz zorla yutkundu. Elif soran gözlerle ona bakıyordu. Titreyen elleriyle bir peçete çekiştirip bıyıklarını sildi. Gözleri panikle masanın üzerinde bir şeyler arıyor gibiydi. Nihayet Elif’in gözlerinde durdu gözleri.

 

– Elif biliyor musun?..

 

Elif ilgiyle başını öne eğdi. Gözleri Nafiz’in ta içine bakıyordu sevgili okur.

 

– Elif biliyor musun? Ben de seni çok seviyorum!

 

~

 

Tomris, Osman ve Cem cemiyetin konağında hararetli bir muhabbetin içindeydi. Cem’in kahkahaları dışarıdan duyuluyordu.

 

Konağın çelik kapısını üç kez yumrukladı bir el. Barış gelmişti.

 

Kapıyı Tomris açtı.

 

– Hoş geldin abi.

– Hoş gördük. Neşeniz bol olsun.

– Gel abi gel. Osman Cem’e bir Osmanlı tokadı akşedecek birazdan. Oturup seyredelim.

 

Gülerek içeri girdiler. Osman sinirli görünüyordu.

 

– Ulan şu zıkkımı içiyorsun, külünü neden yerlere döküyorsun!

 

Cem kıkırdayarak karşılık verdi:

 

– Aman Osman Paşam! Sanki Rum Ateşi saçıyor benim garip sigaram.

 

Osman eğilmiş, kuru bir peçete ile yerden kül toplamanın nafile çabası içindeydi.

 

– Ahşap ulan bu konak! Cayır cayır yakacaksın ecdat yadigarını…

 

Barış kendini tutamadı.

 

– Ecdat diyor Cem. Damarına basma mehteranın.

 

Tomris bu neşeli havadan sıyrılmıştı. Barış’a döndü:

 

– Nafiz’i alacaktın abi?

 

Barış birden kendine dikkat kesilen Cem ve Osman’a döndü:

 

– Özel bir randevusu varmış. Bu arada Yusuf amcamız selâm söyledi.

 

Osman mahcup bir ifadeyle sustu. Cem şaşırdı.

 

– Abi Yusuf amca seni görüp bize selam mı söyledi? İyi bari dövmemiş seni.

 

Barış tebessüm ederek Osman’a döndü:

 

– Mücadelemizi destekliyor. Elinize sağlık, dedi.

 

Osman gülümsedi ve heyecanla sordu:

 

– Sen ne dedin?

 

Barış kahkahasını tutamayarak:

 

– “Alacağız düşmandan eski yerleri!” dedim.

 

Osman bir “la havle” çekerek kafasını geriye attı. Bu sırada konağın kapısı tekrar çalmıştı. Gelen Nafiz’di.

 

~

 

Tomris çay servisi yapıyordu. Biraz önceki neşeleri hâlâ vardı ama Nafiz ortama yabancı olduğundan biraz daha usturupluydular.

 

Cem sessizliğini bozdu:

 

– Yok Osman Aga! Sen bu devrin adamı değilsin… Bir sigara külü yüzünden falakaya yatıracaktın az daha…

 

Osman ellerini beline attı.

 

– Ben hep diyorum bu devrin adamı değilim diye!

 

Tomris de katıldı:

 

– Abi sahiden soracağım. Bir zaman makinesi olsa… Hangi yıla gidersin?

 

Osman bıyıklarını yukarı doğru burmaya başladı. Gözleri yerde tek bir noktada sabitlendi. Nihayet cevap verdi:

 

– Nisan 1453’e gitsem kâfi Tomris bacım.

 

Kahkahalar artarak devam ediyordu. Tomris Barış’a döndü.

 

– Ya sen, abi?

 

Barış cevap verecekken araya Cem girdi:

 

– Yetmişler! Tabii ki yetmişler! Düşünsene abi sen ve ben gidiyoruz yetmişlere…

 

Cem elleriyle hayali bir tabela çizdi.

 

– “Bir Atanın İki Oğlu” sahnelerdeyiz abi! Anadolu Rock’ın altın zamanları!

 

Barış gülerek karşılık verdi:

 

– Barış Manço ile Cem Karaca da ikimizi araya alıp bir güzel pataklardı aslanım! Azıcık özgün olun diye.

 

Bu sözler en çok Osman’ı güldürmüştü. Cem nefes nefese kahkahasını henüz bastırmışken Nafiz’e baktı. Sanki Nafiz başka bir şeye gülüyordu. Cem muzırca merak etti:

 

– Ya sen Nafiz? Sen nereye giderdin zamanda?

 

Nafiz gülümsedi ve dersine çalışmış bir öğrenci gibi önce saatine baktı, sonra hemencecik cevapladı:

 

– Bir saat kırk yedi dakika önceye.

 

Buna da en çok Barış gülmüştü. Tomris’e döndü:

 

– Yeterince çayımız var, değil mi abicim?

– Var abi.

 

Cem atıldı:

 

– Oo şeyhim geliyor demek!

– Evet abisi.

– O da bana katılır görürsünüz! En güzeli yetmişler abi!

 

Gülüşmeler devam ederken kırılan bir cam sesi duyuldu. Osman birden ayağa kalktı, elini beline attı. Bir cam daha kırıldı. Pencereden baktıklarında sokak lambalarının söndüğünü fark ettiler. Sadece şiddeti artıp azalan sarılı turunculu ışıklar vardı. Cem Tomris’e mutfağı işaret etti. Barış elini beline götürüp ışıldayan bir tabanca çıkardı. Kabzasını Nafiz’e uzattı. Nafiz soğuk metale dokunduğunda elinin yandığını düşündü.

 

– Barış ben hiç…

 

Osman silahının horozunu uyandırırken sertçe Nafiz’e baktı:

 

– Bu konak hepimize yadigar Nafiz!

 

Alt kattan dumanlar yükselmeye başladı. Cem pencerenin perdesini tedbirsizce araladığı anda, iri kıyım kel ve sakallı bir adamın elindeki uzun namlulu silahı kendisine doğrulttuğunu gördü. Hızla kendini geri çekti. Önündeki pencerenin camları tuz buz olmuştu.

 

Barış merdivenden bağırdı:

 

– Aşağı cayır cayır yanıyor! Osman tüpler nerede?

 

Osman ışıkları söndürdü ve cevap verdi:

 

– Alt kattalar!

 

Barış yanı başındaki duvara yumruk attı. Merdivenin en üst basamağına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. Nefes almak gittikçe zorlaşıyordu. “Bir tercih yapmalıydı”.

 

Osman pencerelere yaklaşmaya çalışıyordu. Kendini kaybetmişti. Rastgele ateş ederken bir taraftan bağırıyordu:

 

– Dört yüz aslandan bu vatan

  Kaldı bize yadigar!

  Terk edersek lanet etmez mi

  Bize perverdigar?

 

Ecdat yadigarı konak kül olurken; kendi duman soluyarak ölecek miydi?

 

~

 

– Bu sokaklar hep böyle karanlık mı derviş?

 

Hüseyin’in bu sorusunu Mevlevî genç duymadı bile. Rüyasında koşturduğu sokaklar aynı şekilde kapkaranlık, önünde uzanıyordu. Soğuk soğuk terlediğini hissetti.

 

– Hayırlısı Hüseyin kardeş. Hele konağa varalım da Allah gönlümüzü aydınlatır.

 

Hüseyin son virajı yavaşça döndüğünde gözlerini kamaştıran alevlerin konağı sardığını gördüler. Konağın önünde üç iri adam, yükselen alevlere bakıyorlardı.

 

– Derviş, bu konak bana dayımın emaneti.

 

Mevlevî gencin dili tutulmuştu. Hüseyin hızlı hızlı solurken torpidoyu açtı. Uzunca namlulu bir revolver çıkardı. Ayağını bir yılanın başını ezer gibi gaza kökledi.

 

~

 

Uzun boylu kel adam Hüseyin’in kullandığı arabayı fark ettiği anda ezildi. Mevlevî genç, arabanın altından gelen kemik sesleriyle kendine geldi.

 

Araba durmuştu. Hüseyin arabanın kapısını açar açmaz silahı alev kusmaya başladı. Diğer iki adamdan biri haykırarak yere düştü, diğeri gecenin karanlığında kayboldu. Bu can pazarında Mevlevî genç, yavaşça kapıyı açtı. Alevler içindeki konak hemen önündeydi. Ateşin sıcaklığı yüzüne vuruyordu. Yavaşça konağın çelik kapısına yaklaşmaya başladı.

 

Hüseyin yerde can çekişen dev adamın çilesine bir mermiyle son verdi. Sokağı hızlıca taradı gözleriyle. İtfaiyeyi aramalıydı, telefonu çekmiyordu. Merakla arabaya baktı, Mevlevî genç yoktu! Gözleri onu bulduğunda konağın kapısına doğru yürüyordu. Hüseyin bağırdı:

 

– Derviş dur!

 

Mevlevî genç yavaşça kafasını çevirdi Hüseyin’e.

 

– Yüreği kor olan niçin korksun ateşten?

 

Mevlevî genç sıcak kapı tokmağını tuttu, gülümsedi ve içeri girdi.

 

Hüseyin çatıya kadar uzanan alevlere baktı.

 

– Dayım… Emanetim… Kadir Mevla’m yardım et.

 

Açık kapıdan içeri baktı, alevlerden başka hiçbir şey yoktu. Bağırdı:

 

– Derviş!

 

Sesi karanlığa karışıp yitip gitti. Dizlerinin üzerine çöktü Hüseyin. Yüzünü göğe çevirdi:

 

– Allah’ım yardım et! Kadir Mevla’m yardım et!

 

O an gök gürledi, diğer evlerin camları titredi, yer sarsıldı. Gökyüzü gündüz gibi aydınlandı. Ardından bir yağmur başladı. Hüseyin hayatı boyunca böyle bir yağmur görmemişti sevgili okur!

 

~

 

Mevlevî genç alevlerin arasında ilerliyordu. Merdivenlerin yanında kapıya doğru uzanmış birini gördü. Giyiminden Cem’e benzetti. Yüzükoyun uzanmıştı. Omzundan tutup kendine çevirdi. Yanılmamıştı. Cem’di bu.

 

Cem yavaşça gözlerini araladı. Mevlevî genci görünce gülümsedi ve onu yakasından tutup kendine çekti. Son bir gayretle kulağına yanaştı:

 

– Şeyhim beni yetmişlere ışınla!

 

…on üçüncü bölümün sonu…

Bir sonraki bölüm gelecek hafta!


Bu bölümün müziği,