Hastane binasının büyük beyaz duvarlarının serin gölgesinde, tekerlekli sandalyenin üzerinde neredeyse hareketsizce oturuyordu Mi. Yüzünden, mimiklerini kontrol edemediği anlaşılıyor; gözleri sessiz ağaçlardan, soluksuz topraktan gelen, kendinden başka kimsenin duymadığı çınlamaların kaynağını arıyordu. Yüzündeki şişlikler inmiş, morluklar küçülmüştü. Geçen zamanda tek kelime konuşmamıştı. Kolları, omuzlarına sonradan monte edilmiş gibi eylemsizdi. Bilekleri, hareketsiz ellerini taşıyamayıp kopacak gibi görünüyordu. Birkaç gece önce sahnede dimdik duran adam; muazzam smokininden sıyrılmış, hastane elbiselerine sarılmış, bir tekerlekli sandalyeye bırakılmıştı.

 

Hayat biraz böyle bir şeydi sevgili okur…

 

Hareketli gözleri etrafında hasta bakıcısını aradı ama az evvel başka hastaların, hasta yakınlarının, hemşirelerin olduğu bahçe bomboştu. Yemyeşil bahçede, tek başına oturuyordu. Görüş alanını değiştirmek için kıpırdanmayı denedi. O sırada iki el, tekerlekli sandalyenin kollarını sıkıca kavrayıp hızlı sayılabilecek adımlarla ilerlemeye başladı.

 

~

 

Mi’nin nefesi hızlanmış, gözleri alarm hâlindeki bir hapishanenin panik içindeki projektörleri gibi etrafta geziniyordu. Kısa ve sık ağaçların arasından geçip, eski ahşap bir bankın önünde durdular. Onu buraya kadar, neredeyse ite kaka, sarsarak getiren bir başka ihtiyar, Do, biraz önceki hızlı ve güçlü adımlar kendisinin değilmiş gibi ağır adımlarıyla bir yarım daire çizerek bankın önünde durdu. Mi’nin gözleri, hiperaktiviteden kurtulurken sulanmaya başlamıştı. Karşısında beraber yıllarını geçirdiği, beraber çaldığı, beraber dinlediği… Ve beraber öldürdüğü Do vardı.

 

Kendine geldi geleli konseyden kimse onun yanına gelmemişti. Ama işte Do, “vefalı dostu” tam karşısındaydı. Sırtında deve tüyü kaban, uzunca boyunu daha uzun gösteren boyuna çizgili kahverengi kadife pantolon, başında siyaha yakın tonlarda kahverengi bir kasket. Toprak tonlarının her rengini üzerine giyen Do, yüzük parmağında kaplan gözü taşlı yüzük olan sağ elini kabanının cebinde gezdirdi. Bir puro çıkardı cebinden, Mi’ye uzattı:

 

-Puroya hayır diyemezsin ya İhtiyar Kemancı?

 

Mi hareket edemiyordu. Elleri titriyordu. Ağzını araladı; dili, içerde olta iğnesiyle ilk temasını yaşayan zavallı bir solucan gibi kıvrılıyordu.

 

Do, elindeki puroyu ucu Mi’nin ağzına gelecek şekilde ileri geri hareket ettiriyordu. Mi’nin artık konuşmaya yaramayan ağzına yaklaştırıp uzaklaştırıyordu. Tekerlekli sandalyedeki ihtiyar kemancının ağzından çıkan belli belirsiz iniltilere eşlik eden salyaları hasta geceliğinin göğsüne akarken, gözleri hızla dolmaya başlamıştı.

 

Acınacak haldeydi. Günlerdir dudaklarına değmeyen puroyu izlemeyi bırakmış, bu hâlinden adeta keyif alan Do’nun tebessümle kıvrılan dudaklarını izliyordu.

 

Do bu sadist tavrına son verdi. Mi’nin önündeki banka oturdu. Bir kamçı misali Mi’ye işkence ettiği puroyu kendi dudaklarına yerleştirdi. Izgaralı metalik bir çakmakla yaktı. Puronun kızaran ucu alevle körüklendi uzunca bir süre. Arkasına yaslandı. Dudaklarını açıp dumanı serbest bıraktı. Adeta tersine akan bir şelale gibi yüzünü yaladı yoğun duman ve hafif bir rüzgarla kayboldu.

 

Tiksintiyle kıstığı sol gözü dumanın da etkisiyle iyice kapanmıştı. Hiç konuşmayacakmış gibi uzaklara bakarken kelimeler yavaşça döküldü ağzından:

 

– Ben alışamadım tütün mamullerine. Elime de yakışmıyor zaten. İçiyorsam sırf senin puron diye… Hem de senin yerine içiyorum Kemancı. Yasakmış sana, öyle dediler.

 

Do gülümserken Mi’nin yüzündeki hayret artıyor, titreme omuzlarını da aşıp çenesine sirayet etmeye başlıyordu. Do gülümsemesini hiç bölmeden devam etti:

 

– Bütün purolarını sahiplendim. Aklıma sen gelince yakarım bir tane ya da sadece yakınca aklıma sen gelirsin artık. Kim bilir?

 

Bir nefes daha aldı. Suratı ekşidi. Puroyu sol eline aldı ve yüzünden hızla uzaklaştırdı.

 

– Öğrencilerin de çok korktu o gece. Boynu bükük beklediler kuliste. Merak etme ama onları da sahiplendim. Akademiyi de… Onların eğitiminden artık ben sorumluyum.

 

Henüz yaktığı puroyu yere atıp ezdi:

 

– Muhabbet olmayınca tütünün de tadı olmuyor yahu… Küba müba neyse ne… İki kelâmdan kıymetli değil ya arkadaş. Senin muhabbetine de doyum olmuyor o ayrı.

 

Do, karşısında dünyanın en aciz insanı varken neredeyse kahkaha atacaktı son cümlesiyle. Ayak ayak üstüne attı, kollarını göğsünde çapraz bağladı. Umursamaz hallerinden sıyrıldı ve Mi’nin hareketli gözlerinin tam içine baktı. Bu bakışla sanki onunkileri yakalamıştı. Böylece bir süre sessiz kaldıktan sonra konuşmaya ciddiyetle devam etti:

 

– Dört yobazı “cennetlerine” yollama görevine balıklama atladın. Üstelik bunu beni de çiğneyerek, hiç tarzımıza uymayan bir şekilde yaptın. Yusuf’a, Kemal’e olan saf nefretin yüzünden bu işi adeta şova dönüştürdün. Aynı gecede iple boğulmuş dört ihtiyar.

 

Mi’nin dişlerini sıktığı fark ediliyordu. Do aynı ciddiyetle sürdürdü:

 

– İşin sonunda Fa’dan övgü mü bekledin?  “Kemal’den kalan cemiyete saldıralım da saldıralım…” Ne oldu şimdi?

 

Mi dişlerini gıcırdatırken göğsü inip kalkıyordu. Tek kelime etmeden; daha doğrusu edemeden Do’yu izlemeye devam etti:

 

– İhtiyar keçilerin yönettiği ahşap konakta genç aslanlar da varmış… Tecrübe ettik sayende. Ne güzel çürüyeceklerdi! O antikaların pasif tutumları gelenekleşecekti. Resmen dalları budadın ve yeni filizlerin yeşermesine ortam hazırladın.

 

Mi’ye doğru eğildi:

 

– Cenk türküleriyle işkence ettiler sana.

 

Gülümsedi:

 

– Hayatın boyunca dalga geçtiğin insanlar, dalga geçtiğin müzikleriyle baş aşağı ölmeye terk etti seni.

 

Do tekrar ayağa kalktı, ellerini kabanının cebine soktu. Konuşmaya devam etti:

 

– Çok konuştum. Üstelik sağır bir adamın karşısında fazla konuştum. Keşke Dvorak’tan bir şeyler olsaydı kulaklarının son duyduğu. Tarih öncesi şiirlere serpiştirilmiş birkaç notadan iyidir.

 

Mi’nin gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı ama bakışlarını Do’nun yüzünden hiç çekmiyordu. Do birden resmi bir hale büründü:

 

– Buraya konseyin kararıyla geldim. Artık duymuyorsun. Düşmanımız senden kulaklarını aldı. Bu bir müzik erbabına yapılacak en kötü şeydir! Bunu onlar da biliyordu.

 

İç çekip sahte bir hüzünle devam etti:

 

– Bundan sonra hiçbir enstrümanı duyamazsın. Hiçbirini çalamazsın. Hiç kimseyi eğitemezsin.

 

Cebinden siyah bir tabanca çıkardı, Mi’nin titreyen avuçlarına bıraktı:

 

– Sadece onurunu temizleyebilirsin.

 

Do bahçenin bir köşesine bıraktığı adamdan hızlı adımlarla uzaklaştı. Hastanenin çıkışına doğru ilerledi. Kapıya geldiğinde beklediği silah sesini duydu. Bahçeden yükselen çığlıklar ona neşe veriyordu sanki. Sağa sola koşuşturan insanların arasında ayaklarından yere çakılmış gibi durdu. Kendi kendine söylendi:

 

– Dudak okumayı unutmamışsın. Aferin Kemancı!

 

Bir puro daha yakıp hızlı adımlarla uzaklaştı.

 

~

 

Siyahlara bürünmüş kalabalık, beyaz mezar taşları arasında ekin tarlasına girmiş kargalar gibi yayıldı. Üzerine sol anahtarı oyulmuş tabut, omuzlarda taşınıyordu. Notalar Konseyi, kalan altı üyesiyle tabutun önünden yürüyordu.

 

Kalabalık durdu. Ölü, mezara indirilmeden hemen önce Fa birden arkasını döndü. Kalabalığı yararak uzaklaştı. Takip etmek isteyenler sert bakışlarına maruz kalınca vazgeçtiler. Mezar taşlarının arasında sessizce ilerledi. Üzerindeki mat siyah pardösüyü sanki yıllardır çıkarmamıştı. Adımları yavaşladı ve bir çift mezar taşının önünde durdu. İki kabir de beyaz mermerlerle çevrelenmişti. Sadece iki isim yazılıydı mezar taşlarında: “Kemal Adanır, Necla Adanır”

 

Sessizce beklerken yağmur başladı. Yer yer beyazlamış saçları ıslanmaya başlamıştı ki kocaman bir şemsiye açıldı hemen arkasında. Başta irkilse de hiç istifini bozmadı. Şemsiye saçlarını yağmurdan korudu. Solunda duran şemsiyenin cüretkar sahibine baktı. Yusuf’tu bu.

 

~

 

– İşte burası! Sağda indir beni, konağa geç aslanım. Ben de akşama uğrarım.

 

– Tamamdır abi.

 

Barış indi arabadan. Araba gürültüyle uzaklaştı. Bir süre baktı arkasından; sonra hemen yanı başındaki, arka tamponunda ciddi hasar bulunan bal rengi eski model Mercedes’e baktı. Ardından yüzüklerle dolu ellerini beline atıp kafasını yukarı kaldırdı. Bu Nafiz’in apartmanıydı.

 

~

 

Nafiz’in kapısı üç kez yumruklandı. Söylenmeye başladı Nafiz:

 

– Zil var hemen oracıkta. At nalı kadar kapı zili var! Neden yumrukluyorsun ki acaba?

 

Ağır adımlarla kapıya ilerledi. “Gelen kimdi?” Merak etmiyordu…

 

Kapıyı açtı. Karşısında Barış’ı gördü. Şaşırdı. “Evini nereden biliyordu?”

 

Barış kısacık bir an için pijamalarının içinde, dağınık yağlı saçları, kirli sakallarıyla kendini merakla süzen adama, Nafiz’e baktı. Sonra sıkıca sarıldı.

 

– Merhaba Nafiz kardeşim.

– Merhaba Barış… Kardeşim. Hoş geldin! Buyur.

 

Barış içeri girdi. Bütün perdeler kapalıydı. Hava da kapalı olduğundan evin içi neredeyse karanlıktı. Evin derinliklerinden tanıdık bir müzik sesi geliyordu. Söze girdi gülerek:

 

– Sen de mi Ferdicisin Nafiz?

– Ferdici?.. Ha… Yok, ben daha çok Orhancıyım.

 

Nafiz gülemedi. Eliyle Tutku Odası’nı işaret etti:

 

– Buyur beraber dinleyelim.

– Eyvallah.

 

Karanlık koridorda ilerlediler. Barış, burnuna anason kokuları gelirken neyle karşılaşacağını merak ederek ilerledi.

 

~

 

Siyah şemsiyenin altında, çiseleyen yağmurdan başka hiçbir ses yoktu. Fa ve Yusuf, yıllardır baş başa kalmamıştı. Yusuf konuşmaya başladı:

 

– Kemal yıllardır bekliyor seni.

 

Fa yüzünde ketum bir ifadeyle:

 

– Yıllardır gelmediğimi nereden çıkardın?

 

Yusuf şaşırmıştı. Üstelik sinirlenmişti:

 

– İnfazını emrettiğin adamın mezarına sık sık geliyorsun yani.

 

Fa Yusuf’a döndü:

 

– Sana defalarca söyledim Yusuf! Ben emretmedim.

– Ne fark eder? O ordunun saflarındasın!

– Bir zamanlar sen de Kemal de o “ordunun” saflarındaydınız!

– Biz o ordudayken, enstrümanlarımızdan başka silaha el sürmedik! Kimsenin kanını dökmedik! Kimsenin ahını almadık.

 

Fa tekrar mezara döndü. Gözleri bulutlanmıştı:

 

– Buraya merhamet dilenmeye gelmedin umarım arabeskin berduşu!

– Buraya seni uyarmaya geldim. Anlaşmamız bozuldu. Çocuklara sahip çıkamadım. İntikamlarını aldılar.

– Sahip çıkamamak!.. Bu bir çift kelime senin motton zaten. Kendine bile sahip olamadın ki. Şu haline bak!

 

Yusuf yüzünü ekşitti:

 

– Senin ve etrafındaki kargaların sahipsiz bıraktıklarına sahip çıkmaktan kendime çok vakit ayıramadım, mazur gör.

– Sokaklardan topladığın tinercilere çay çorba dağıtıp arabesk dinletmek mi “sahip çıkmak”?

– Endüstriyel müziğinizin zehriyle kirlenmiş ciğerleri çayla çorbayla ısıtmaktan başka bir şey gelmedi elimden, mazur gör. İdealinizdeki insanlar olamadılar! Makineleşen, delicesine tüketen insanlar olamadılar! Güzel giyinemediler, güzel kokamadılar!.. Mazur gör! Gönülleri vardı…

– Bizim de vardı gönlümüz!

– Ah! Sahiden mi? Nasıl gözden kaçırdım?! Hem yetim hem öksüz bıraktığınız Nafiz’e yıllarca baktınız, onu eğittiniz…

– Boşunaymış! Hocasının cenazesine gelmedi.

– Merakın olmasın, seninkine de gelmeyecek!

– Senin cenazene de gelmeyecek Yusuf!

 

Yusuf irkildi. Fa devam etti:

 

– Bulamayacaklar bile leşini!

 

Fa sesini ayarlayamamıştı. Etrafına baktı endişeyle, neyse ki kimse yoktu. Yusuf başını öne eğdi:

 

– Ayla ben sana ne yaptım?

 

Fa Yusuf’a döndü. Gözleri hayretle açılmıştı. Yıllardır kendi ismini duymamıştı.

 

– Sen bana sahip çıkmadın Yusuf! Aptal bir mehter takımının yobaz mehterbaşı, hippiliği ucundan kaçırmış “Anadolu Rock sevdalıları”, ucuz bağlamalarını nota bilmeden “tıngırdatan” köylüler, bir kamış bir de neyle sabahlara kadar dönüp duran derviş bozmaları… Ve tabii ki bunların hepsini bir araya getiren, bütün çabamızı, varlığımızı hiçe sayan çok kıymetli Kemal! İşte sen bunlara ömrünü adayıp, beni unuttun Yusuf!

 

Yusuf’un dudakları mühürlenmişti. Fa susmuyordu:

 

– Söz vermiştin! Nafiz’e ilişmeyecektin! Onu da kopardın yolumuzdan! Götürüp o kokuşmuş konağa attın! Odasında arabesk plakları var!

 

Yusuf çapraz bir gülümsemeyle döndü Fa’ya:

 

– Çilingir mi söyledi?

– Kim söylediyse söyledi!

 

Bir süre sustular. Yağmur dinmişti. Şemsiyeyi kapattı Yusuf. Bir sigara yaktı. Fa arkasını döndü. Sesi hiç olmadığı kadar sakin ve ciddiydi:

 

– Mi’nin intikamını alacağız. Nafiz bugün buraya gelmeyerek bu savaştaki yerini aldı. Tarafını seçti.

– Nafiz’e dokunma Ayla. O aşık oldu!

– Aşıkların dokunulmazlığı yok Yusuf!

 

Eliyle Kemal ve Necla’nın mezarlarını gösterdi:

 

– Bak, onlar şahit.

 

Hızlı adımlarla siyahlar içinde, bir gölge gibi uzaklaştı Fa.

 

~

 

Do, akademinin gösteri salonuna başı önünde, ağır adımlarla girdi. Salon sessizdi. Kafasını kaldırdığı anda sahnenin dolu olduğunu gördü.

 

Mi’nin öğrencilerinden kurulu orkestra, tam kadro karşısındaydı. Önlerinde, maestronun olması gereken yerde, seyirciye dönük halde Mi’nin yağlı boya portresi vardı.

 

Yavaşça maestronun yerini aldı. Mi’nin portresini, kutsal bir objeymiş gibi iki eliyle tutup kenara koydu. Konuşmaya başladı:

 

– Öğretmeniniz hayatını, notalarla kuracağımız “Yeni Dünya”ya adadı. Bu ideali istemeyenler, onu bizden aldı!

 

Derince bir nefes aldı. Hemen önünde duran batonu eline aldı.

 

– Bugün, burada onun için çalacağız. Onun hep hayalini kurduğu dünya için çalacağız! Yeni Dünya için!

 

Batonu kaldırdı, çocuklar çalması gereken notaları ezbere biliyordu:

 

– Düşmana olan kininizle çalın! İntikam için çalın! Ve ümidimiz için çalın!

 

ANTONÍN DVOŘÁK – YENİ DÜNYA’DAN

Allegro Con Fuoco…

 

…on ikinci bölümün sonu…

On üçüncü bölümü okumak için tıklayınız.


 

 

Bu bölümün müziği,