Nafiz elinde bir paket renkli tebeşirle dizleri titreyerek yürüyordu yetimhaneye doğru. Televizyonda neler duymuştu?.. Daha dün gece muhabbet ettiği insanların öldürüldüğüne inanamıyordu.

 

Ellerinin de titremeye başladığını fark etti. Kulaklarında bir uğultu başladı. Yolun tam ortasındaydı. Fark etmeden yavaşladı ve durdu. Gözü buğulanıyordu. Solunda bir araba sertçe durdu. Kafasını çevirdi, Yusuf’tu bu. “Tam zamanında” diye düşündü.

 

Arabeskin berduşu hep tam zamanında gelirdi.

 

~

 

Arabanın içi yine duman altıydı lakin bu sefer müzik yoktu. Yusuf Nafiz’i yine hiç bilmediği yollardan, hiç görmediği yerlere götürüyordu. Nafiz bu sessizlikten istifade ederek yine kendiyle hasbihaldeydi:

 

– Ne güzel Elif’le sek sek oynayacaktım.

– Dört büyük üstat… Öldürülmüş!..

– Tebeşir de almıştım…

– Dördü birden, bir gecede…

– Ne güzel gülüyordu tebeşirleri bıraktığımda.

– Kime ne zararı vardı ki o yaşlı başlı adamların?..

– Kim bilir ne zaman göreceğim Elif’i?..

 

Çaktırmadan gözlerini Yusuf’a çevirdi;

 

– İhtiyarı da öldürmek istediler mi acaba?

– İsterler mi ki?

– İsteseler bu garibi defalarca öldürürlerdi.

– İnsan insanı nasıl öldürür ki?

– Telle boğmuşlar dördünü de…

– Cana nasıl kıyılır? Enstrüman çalan, notalarla haşır neşir insanlar, duygusal insanlar, bir insanın infazını nasıl emreder?

– Annem, babam…

– Bunları da onlar öldürmüş. İhtiyara göre tabi…

– Belki beni manipüle ediyor.

– Belki suçlu başkası.

 

İhtiyara çevirdi yüzünü:

 

– Nereye gidiyoruz ihtiyar?

– Onların ulaşamayacağı bir yere. Seni birkaç gün sonra alırım. Onlardan biri ararsa, çağırırsa, yanına gelirse… Neyse işte irtibatta olmayacaksın!

– Onların yaptığı ne belli?

 

İhtiyar cevap vermedi. Banliyönün birindelerdi yine. Bir kahvehanenin önünde durdular. Arabadan inip kahvehaneye girdiler. Sigara yasağı burada geçmiyordu. Gerçi ne yasayı uygulayacak devlet vardı burada, ne de kesilecek cezayı ödeyecek takatleri bu insanların.

 

Yusuf’un selamını bütün kahvehane aldı. Herkes herkesi, herkes Yusuf’u tanıyordu anlaşılan. Yusuf oturmadı. Oralardan başka bir ihtiyara Nafiz’i emanet edip gitti.

 

Duvarlardaki posterlerden, burada sabah akşam arabesk çaldığı aşikârdı lakin çay kaşıklarından başka bir ses kaynağı yoktu. Hepsi yas tutuyor gibiydi.

 

~

 

Barış, denizin sert dalgalarını göğüsleyen bir uçurumun üzerindeydi. Hava bulutluydu. Sırtını denize dönmüş önündeki mezara bakıyordu. Mezar taşı biraz büyükçe, alelade bir taştı. İsimsizdi.

 

Bulutlar birbirine çarptığında çakan şimşekler kılıç şakırtısı gibiydi. Ufak bir yağmur çiseliyordu. Gözleri kıpkırmızı lakin kuruydu.

 

Islak çimenleri altüst eden tekerlekleriyle toprağı yararak bir araba yanaştı. Barış arabaya hiç bakmadan egzozun gürültüsünden bunun kardeşi Cem olduğunu anladı.

 

Elleri cebindeydi, rüzgar deri paltosunun eteklerini ve uzun saçlarını savuruyordu. Çenesine sarkan bıyıkları kıpraşıyor, bir şeyler fısıldadığı anlaşılıyordu.

 

Cem arabadan indiği anda Barış gözlerini ona çevirmeden bağırdı.

 

-Sesini aç kardeşim.

 

Cem tekrar arabaya bindi. Teybin sesini açtı:

 

“Yağız atlar besledim ‘meydan meydan’ diye

Kırk yiğide seslendim ‘kurban kurban’ diye

 

Dediğim gün bugün meydan bu meydan

Gayri kan tütüyor gözlerimde kan

İzin ver düşmana varalım baba

Kırkımız kırk yandan kıralım baba”

 

Bu eski şarkı çalarken, Cem ağır adımlarla abisinin yanına gelmişti. Nasihat dinler gibi başları önde, omuzları düşük durdular babalarının mezarı başında.

 

-Babam bize hiç izin vermedi Cem.

 

Cem hiçbir şey söylemedi. Şarkı bitti. Cem temiz deniz havasıyla ciğerlerini doldurdu ve sessizliğini bozdu:

 

-Hazırız abi.

 

Barış doğruldu. Kanlanmış gözleriyle ufukları süzdü. Renk renk taşlı yüzüklerle dolu ellerini semaya kaldırdılar. Bir süre sonra yağmurda ıslanan avuçlarını yüzlerine sürdüler.

 

~

 

Dört gün sonra ihtiyar geldi. Nafiz’i aldı yanına. Birlikte doğruca Cemiyet’in ahşap konağına gittiler.

 

Nafiz’in konağı ilk görüşündeki kalabalık ve canlılıktan eser yoktu. Osman, Hüseyin ve geçen gün gördüğü genç Mevlevi derviş dışında kimse yoktu.

 

Aynı büyük salonda oturdular. Nafiz her birine tek tek başsağlığı diledi. Hepsi yaşlanmış görünüyordu. Kısa bir sessizliğin ardından ihtiyar konuşmaya başladı:

 

– O gece burada hadsizlik ettim.

 

Hayretle doğruldu dört genç.

 

– Notalar konseyi hususunda… Rahmetliler haklıydı. Onlar bizim canlarımızı aldılar ama elden ne gelir?

 

Notalar konseyine bir şeyler yapılması konusunda en sert söylemlere sahip adam, Yusuf, neden böyle konuşuyordu? O bile kinini öğütmüşken, diğerleri ne yapmalıydı?

 

Nafiz; Mevlevi gence, Osman’a, ve Hüseyin’e baktı sırayla. Mevlevî genç hüznün hafifliğinde yüzüyordu. Günlerdir ağlamaktan gözleri şişmişti. Ama yüzünde her nedense mütebessim bir ifade vardı.

 

Osman, her nedense sessizdi. Yusuf’un bu tavrını önceden biliyormuş gibi bir hâle bürünmüştü. Gözleri yerdeki halı desenlerinde zikzaklar çiziyordu.

 

Hüseyin bir heykel gibi hareketsizdi lakin bir dokunsalar, feryat figan ağlayacak gibiydi.

 

Yusuf konuşmaya devam etti:

 

– Gençsiniz, hayalleriniz, planlarınız var. İdealleriniz var. İntikamla bunları kirletmeyin. Sevdiklerinizi kaybettiniz, ama başka sevdiklerinizi düşünün, fevri hareket etmeyin.

 

Nafiz ihtiyar hiç konuşmuyormuş gibi kendi kendine konuşuyordu

 

– “Başka sevdiklerinizi düşünün” derken bana neden baktı?

– İntikam mı bekliyor ki benden?

– Benden!?

– Benim Elif’ten başka sevdiğim kim var ki?

– Konsey Elif’e kötülük yapar mı?

– Elif ile kötülük nasıl aynı cümlede geçti?

 

İhtiyar konuşmayı sürdürdü:

 

– Barış ile Cem’e ulaşamadım. Stüdyoda da yoklar. Neredeler? Osman?

 

Osman gözlerini kaçırarak kaçamak birkaç cümle geveledi:

 

– Ben de bilmiyorum beybaba… Onlar da kendi dertlerindelerdir.

– Allah dertlerimizi hafifletsin.

– Amin.

– Amin…

– Onlara ulaşırsanız dediklerimi aynen iletin.

– Eyvallah beybaba.

– Bir derdiniz sıkıntınız olursa beni bulun.

– Eyvallah beybaba.

– Eyvallah.

 

~

 

Barış ve Cem, babalarının yası yüreklerinde, altlarında baba yadigârı gürültülü arabaları, ilerliyorlardı. Hiç konuşmuyorlardı. Mental olarak bir şeye hazırlanıyor gibiydiler. Barış elini teybe uzattı. Teyp yeniden çalmaya başladı. Aynı şarkıydı. Barış kafasını cama yasladı. Gözlerini kapadı.

 

Bu şarkıyı iki kardeş çok severdi. Barış babalarına şarkıyı son söyledikleri geceyi düşündü. Stüdyolarının arkasında, genişçe bir salon vardı ki bu salon kardeşiyle kurdukları müzik grubunun sahne aldığı yerdi.

 

“Bir Atanın İki Oğlu” sahnedeydi ve salon onların sahneye çıktığı her zamanki gibi ağzına kadar doluydu. Babaları yoktu henüz ama yeri hazırdı. Cem’le birlikte iki vokaldiler. Beraber Üç Hürel’den “Sevenler Ağlarmış” şarkısını söylüyorlardı. Cem bu şarkıyı söylerken yeşil gözlü kumral bir kıza bakıyordu gülerek. Kız da çapraz bir gülümseyişle karşılık veriyordu. Adı Tomris’ti, erkek gibi giyinirdi. Erkek gibi yürür, konuşurdu. Cem’in nişanlısıydı bu kız.

 

Şarkı bitmeye yakın babaları geldi. Ata Bey geldiğinde kalabalık Musa’nın asasına dokunmuş Kızıl Deniz gibi yarıldı. Tomris Ata Bey’in yanına koşup elini öptü. Şarkı devam ediyordu ve gençler şarkıya eşlik ederken, Ata Bey’e gösterdikleri saygıdan ödün vermiyorlardı.

 

Eğleniyorken, “kopmuyorlardı” değerlerinden. Bunlar zamane gençlerinden değildi.

 

Ata Bey en önde, duvar kenarında bir sandalyeye oturdu. Şarkı bitmişti. Barış babasını gördüğüne o kadar sevinmemiş gibiydi. Bu gerginlik Cem’e de sirayet etmişti. Mikrofona sırtını döndü Barış. Diğer arkadaşlarına bir şeyler fısıldadı. Tekrar yerini aldı. Sıradaki şarkı, Barış’tan babasınaydı:

 

“İzin ver düşmana varalım baba

Kırkımız kırk yandan kıralım baba”

 

Ata Bey’in yüzü kızarmıştı. Başını parkelere eğdi. Gözleri sanki derinlerde bir şeyler arıyor gibiydi.

 

Şarkı bitti, herkes alkışladı ama Ata Bey derinlerde bir yerlere dalıp gitmişti. Bu kayıtsızlık Barış’ı deli ediyordu.

 

~

 

Konaktakiler çıktılar. Geriye sadece Osman kaldı. Cemiyetin bu kocaman konağında, amcasının dizinin dibinde büyümüştü. Küçük yaştan beri mehter ezgileriyle doldu gönlü. Tuğların, sancakların arasında; kös sesleriyle, zil sesleriyle… Muhafız zırhını kuşandığı ilk gün alnından öpmüştü amcası. Onun odasına doğru ilerledi. Masasına oturdu. Kafasını geriye atıp gözlerini kapadı. Cep telefonundan üç kös sesi geldi. Ağır ağır gözlerini açtı. Telefonu çıkardı. Gelen mesaj Cem’dendi.

 

“Hazırız”

 

Ayağa kalktı. Karşısındaki duvarı boydan boya kaplayan kitaplığa yürürken birden gülümsedi:

 

– “Cem edelim” diyor Cem kardeşim… Ederiz elbet!

 

Kitaplığın önünde durdu. Göğsü hizasındaki Osmanlı ansiklopedilerinden dördünü itina ile yere indirdi. Ansiklopedilerin arkasından bir kutu çıkardı. Ceviz oyma bir Maraş sandığıydı. Masadaki yerine tekrar ilerledi. Sandığı masaya bıraktı yavaşça. Üzerindeki çiçek desenlerinden birini yana sürükledi. Sandığın kilidi açıldı.

 

İri taşlı kehribar bir tespih, namlusu biraz uzunca altıpatlar tabanca vardı. Tespihi cebine koydu. Tabancayı eline aldı, ağır ve soğuktu. Silindirini açtı. Mermi yuvalarına baktı çevirirken. Ani bir hareketle kapattı, beline taktı. Ansiklopedileri özenle yerine yerleştirdi. Odanın ortasında durup etrafına son bir kez baktı. Ritmik adımlarla odayı terk ederken mırıldanıyordu:

 

– İleri, ileri haydi ileri!

 Alalım düşmandan eski yerleri.

 

~

 

İkindi güneşiyle ısınırken, purosundan aldığı yoğun dumanı savurdu göğe. Sonra öksürdü Mi. Yanı başında Sol kahvesini yudumluyordu.  Mi’ye döndü:

 

– Yahu yıllardır hem içiyor hem öksürüyorsun, ikisinden birini bıraksan ya…

– Sen de kahveyi bırakmıyorsun sonra da çarpıntıdan şikayet ediyorsun ama ben müdahil olmuyorum.

 

İki smokinli ihtiyar, batı ufkunu seyrediyordu. Çok da güzel bir manzara yoktu ama batı ufkunu seyretmeye doyamazlardı. Zaten binada yapısal olarak doğu ufkunu seyredecek bir pencere bile yoktu.

 

Arkalarından gelen topuklu ayakkabı sesi, keyifsizce sürdürdükleri muhabbeti böldü. Gelen Fa’ydı.

 

– Dördünü de aynı şekilde infaz etmek hanginizin fikriydi, beyler?

 

Sol yerinde yayılırken gülümsedi. Mi hemencecik terlemişti. Cevap verdi:

 

– İbret verici bir netice yaratmak açısından böyle bir…

– Kâfi! Lakin hepsinin aynı odak tarafından ortadan kaldırılmasının yarattığı riski nasıl açıklayacaksın?

– Halihazırdaki terör örgütlerinden biri üstlenecek… Risk teşkil eden bir durum yok hanımefendi.

– Şehit statüsünü o ahmak yobazlara altın tepside vermiş olacağız yani…

– Elbette. Onlar da bu toprakların bir efsanesi olacak.

– Bunu neden isteyelim, Mi? Kime sordun yeni bir efsane yaratırken?

– Bu topraklarda efsane olmak afilidir ve bütün yobazların ve onların etrafında yetişen yabani otların özendiği bir durumdur…

– Yani?

– Lakin bu toprakların efsaneleri hanımefendiciğim, hepimizin malumudur ki, unutulur. Kaldı mı Dede Korkut’un anlattıklarını hatırlayan?

 

Mi cümlesini kahkahayla bitirdi. Sol de ona eşlik etti. Fa ciddiyetini korudu:

 

– Umarım rövanşist bir tavır sergilemezler.

– Hiç zannetmiyorum. Eğer kalanlar gençliklerine güvenirlerse, bizim de gençlerimiz var.

 

Sol, gülümseyerek araya girdi:

 

– Mesela Nafiz.

 

Mi’nin gülümsemesi adeta dondu. Fa daha da ciddileşti:

 

– Ondan ne haber var?

 

Mi puroyu kristal küllükte ezerken cevaplamaya girişti:

 

– Arabeskin berduşu aldı götürdü. Dört gündür evine gitmiyor. Konağa uğramış bugün.

 

Sol:

 

– Onu da ortadan kaldırmalıydık!

 

Fa çıkmak için kapıya yöneldi. Hızlı adımlarla uzaklaşırken kafasını çevirmeden neredeyse bağırarak son emrini verdi:

 

– Ona ve Nafiz’e dokunulmayacak!

 

Fa gitmişti. Sol dudağını bükerek dişlerinin arasından konuşmaya başladı:

 

– Kaya gibi sert bir kadın ama bu kararı apaçık duygusal. Yakışmadı…

 

Mi ayağa kalktı:

 

– Geç kalıyoruz.

– Nereye geç kalıyoruz?

– E benim akademideki çocukların konseri var. Hatta sen de davetlisin unuttun mu…

– Ben gelemeyeceğim.

– Sen bilirsin, açılışı Dvorak Dokuzuncu Senfoni’yle yapacaklar.

– Başlangıç için kötü bir tercih.

 

Mi hiçbir şey söylemeden ayrıldı.

 

~

 

Barış ve Cem stüdyoya geldiler, onları Tomris karşıladı. Beraber uzunca bir koridoru geçtiler. Sahnenin olduğu salona gidiyorlardı. İki kardeşin de göğsü parçalanacaktı. Sanki ilk kez sahneye çıkacaklardı. Loş koridorun sonunda onların önünde yürüyen Tomris durdu, arkasını dönüp kapıyı iki kardeşe açtı. Önden Barış, arkasından Cem ve Tomris içeri girdiler. Salonda onları bekleyen kızlı erkekli bir kalabalık vardı. Sahnenin önünde durdular. Tomris’e döndü Barış:

 

– Kaç kişiyiz?

– Üçümüz hariç otuz altı.

 

Cem öne çıktı:

 

– Osman yolda abi.

– Güzel.

 

Bir adımda sahneye fırladı Barış, paltosunu aralayıp iki eliyle büyük gümüş tokalı siyah kemerini kavradı. Salondakiler birazdan başlayacak konuşmayı duymak için öne doğru seğirttiler. Barış konuşmaya başladığında buna gerek olmadığını anlayacaklardı:

 

– Karındaşlar! Atamızı öldürdüler! Yıllarca ettikleri zulme ses etmedik. Babamızı boğdular. Onu gördüğümüzde şuracıkta yatıyordu. Yumrukları sıkılıydı karındaşlar! Kaşları çatılıydı!

 

Gür sesiyle yaptığı konuşma devam ederken Osman geldi. Sessizce kalabalığın arasındaki yerini aldı. Artık tamı tamına kırk kişilerdi.

 

– Dediğim gün bugün meydan bu meydan!

 Gayri kan tütüyor gözlerimde kan!

 İzin ver düşmana varalım baba

 Kırkımız kırk yandan kıralım baba!

 

– Defalarca bunu dedik babamıza, izin istedik, vermedi. Atamız otağından ayrıldı gayrı hüküm bizdedir! Bugün kırkımız, sesimize kulak tıkayanların akıbetine güleceğiz! Bizim sesimiz, tarihin sesidir! Toprağın sesidir! Bin yıldır bu toprakta sazımızı, sözümüzü istemeyenler, bu toprakta aldığımız nefese göz dikenler, bin yıldır cevabını aldı. Bugün nöbet bizdedir!

 

Durakladı. Başını öne eğdi. Sanki biraz önce bağırıp çağıran o değildi. Birden kafasını kaldırdı, kalabalığın içinden Osman’ı buldu gözleriyle ve boğazını yırtarcasına bağırdı:

 

– Yiğit bin gün yaşar!

 

Kalabalık hep bir ağızdan bağırarak karşılık verdi:

 

– Fırsat bir gün düşer!

 

Sahneden indi. Kalabalık anlaşmış gibi dağıldı salonun etrafına. Cem koşar adım gidip bir düğmeye bastı. Artık salon daha aydınlıktı. Bir köşedeki molotofkokteylleri, parmaklara geçirilmiş muştalar, muhafazalarından çıkan silahlar artık seçiliyordu.

 

~

 

Konser salonu Mi’nin beklediği gibi kalabalıktı. Dünyanın her yerinden müzik otoriteleri toplanmış, Mi’nin akademisinin genç yeteneklerinden oluşan orkestrayı görmeye gelmişlerdi. Davetliler kocaman salonda yerlerini aldı. Mi protokolü selamladı ve protokoldeki yerine ilerledi. Sahnedeki öğrencilerine “Bu gece yaşanacak herhangi bir aksiliğin affının olmayacağı” bakışını attı. Yine genç bir maestro, süslü cümlelerle Mi’yi sahneye davet etti.

 

Abartılı alkışlar eşliğinde yüzüne taktığı sahte gülümsemesiyle Mi, sahneye çıktı. Protokolde notalar konseyine ayrılan altı koltuğun da boş olmasına çok içerlemiş olacak ki önce bir iç çekti. Öksürükle boğazını temizledi. Konuşmak için mikrofona yaklaştığı esnada salonun dışından bir el silah sesi geldi.

 

~

 

Kalabalığın korkusu uğultudan hissediliyordu. Mi yanına gelen iri kıyım korumayı tersledi, adam hızla salonun kapısına yöneldi. Silah sesleri artıyordu. Daha kötüsü yaklaşıyordu. Mi, gemisini terk etmeyen kaptan misali kürsüyü dümen gibi sahiplenmiş, kalabalığa titreyen sesiyle sakin olmalarını söylüyordu; lakin fırtına geliyordu.

 

Birden ışıklar söndü. Basamakların kenarındaki mavi acil durum neonları yanarken seyircilerin arkasındaki iki büyük kapı gürültüyle kırıldı. İçeriye koşar adım giren gençler, sahneye yaklaştıkça adımlarını yavaşlattı. Ön sıralarında molotofkokteyli taşıyan iki genç sahneye sıçradı. Orkestradakiler birbirlerini çiğneyerek kulise doğru kaçıştılar. Mi titremesine engel olamıyordu. Molotoflar, orkestranın az önce işgal ettiği sandalyeleri, nota sehpalarını ve sağa sola savrulmuş enstrümanları tutuşturdu. Salona yoğun duman yayılırken, smokinli beyefendiler, kutupta üşüyen penguenlerin birbirine sokulduğu gibi salonun ortasına yığıldılar.

 

Alevler salonu aydınlatırken Barış ve Cem iki ayrı kapıdan girdiler. Osman çoktan sahnede, ayakta donup kalmış Mi’nin alnına dayadığı toplu revolverinin horozunu uyandırıyordu…

 

Yaşlarının verdiği çeviklikle, kardeşler aynı anda sahneye sıçradılar. Cem, Mi’nin ceketini ensesinden toplayıp kavradı, diz kapağını arkasından ezdi, çığlıklar yükselirken Mi diz çökmüştü.

 

Barış, Osman’ın silahını Mi’nin başından çekerken Osman’ın kulağına eğildi:

 

– Daha değil kardeşim.

 

Tomris salonun ortasından sahneye bağırdı:

 

– Konseyden kimse yok.

 

Barış kaşlarını çattı ve Cem’e döndü:

 

– Bu titrek köpeği paketleyin. Gidiyoruz.

 

~

 

Eski bir fabrikada kırk yiğit, ortada yanan ateşin etrafında toplanmıştı. Ateşin yanı başında yerde, yüzü kendi kanından tanınmayacak halde smokinli bir ihtiyar titreyerek yatıyordu. Ateşin çıtırtısı ve ihtiyarın inlemeleri hariç çıt ses yoktu. Osman, Cem ve Barış kollarını göğüslerinde bağlamış, tiksintiyle yerde yatan adama bakıyorlardı. Her şey hazırdı.

 

Barış ihtiyarın etrafında, gençlerin oluşturduğu halkanın içinde dönerek konuşmaya başladı. Sesi boş fabrikanın duvarlarında yankıyordu:

 

– Gecemize şeref verdiniz beyefendi. Müziğimize çok şey kattınız. Müziğimizi siz ve sizin gibi büyük ustalarla birlikte şekillendirdiniz. Müzik piyasası denen bu rengarenk bahçede, bütün “zararlı otları” yoldunuz, “aykırı” dalları budadınız. Çok güzel bir bahçıvanlık yaptınız. Size minnettarız…

 

Gençler, ifadesiz yüzlerle hareketsiz bekliyordu. Barış’ın muhteşem tiradındaki ironiler, yerde büyükçe alevlerle yanan ateşten daha çok parlatıyordu gözlerini.

 

– Birazdan sizin için arşivden bulup çıkardığımız nadide bir eseri, sizinle paylaşacağız. Sizi kendi öğrencilerinizin tertiplediği muazzam bir geceden alıkoyduk lakin, bu şarkı o kadar güzel ki bizim için, günlerdir hep birlikte tekrar tekrar dinliyoruz. Sizinle de paylaşmak istedik.

 

Cem bu sırada ayakları birbirine zincirlenmiş Mi’yi zincirden tutup sürükleyerek ateşten uzaklaştırmaya başladı. Barış, yerde inlemelerle sürüklenen ihtiyarın yanında ilerlerken, konuşmaya devam ediyordu. Çemberin dışına çıktılar. Kalabalık, ağır adımlarla, sürüklenen Mi’nin yerde bıraktığı kan izlerini takip ediyordu.

 

– Müteveffa babacığım, sizden iyi olmasın, o da musikişinas bir beyefendiydi…

 

Cem, durdu. Adamın ayaklarına bağlı zinciri bir başka zincire bağlı bir kancaya taktı. Bu yeni zincir, tavandaki bir makaraya uzanıyordu.

 

Barış gülümsemeler eşliğinde konuşmaya devam ediyordu:

 

– Babam, rahmet olsun, bu eseri en çok bizden dinlemeyi severdi… Affınıza sığınacağım lakin, bu gece bu eseri biz icra edemeyeceğiz çünkü gerekli tertibattan yoksunuz. Şimdi tedarik etmek istesek de kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeyiz…

 

Osman makaradan sarkan zinciri çekmeye başladı. İhtiyar önce biraz daha sürüklendi, sonra ayaklarının öncülük ettiği bir yükselişle yeryüzüyle irtibatı kesildi. Barış, smokininden çekiştirerek adamın sallanmasını önledi. Şimdi Mi, kafasının iki yanında iki dev hoparlör, ayaklarından asılı duruyordu.

 

– Yaşınızdan mütevellit kulaklarınızın ağır işittiğini büyük bir teessürle öğrendik. Bu sebeple daha iyi duymanız maksadıyla böyle bir tedbiri münasip bulduk efendim.

 

Elleri ve ayakları bağlı Mi boşlukta asılı dururken orada bulunan herkes Barış’ın mutlu olduğundan ve eğlendiğinden emindi.

 

– Ne yazık ki birlikteliğimiz burada sonlanıyor efendim. Arkadaşlarım ve ben gidiyoruz ancak bıraktığımız şarkı tekrar tekrar çalacak. Sonsuza kadar dinleyebilirsiniz. Sadık Bütünley’den “Meydan bu meydan”… Müziğini Mehmet Soyarslan’ın yaptığı bu eserin sözleriyse, Dede Korkut’tan…

 

…on birinci bölümün sonu…

On ikinci bölümü okumak için tıklayın.


 

Bu bölümde geçen şarkı:

 

Ayrıca koleksiyonun yazarıyla koleksiyon üzerine konuştuğumuz podcasti dinlemenizi tavsiye ediyoruz. Buyrun link: