Cemiyet tam kadro toplanmıştı. Nafiz ve Yusuf içeriye en son girenler olduğundan bütün bakışları ve selamları başlangıçta üzerlerine çekmiş sonrasında herkes bu yeni adama, Nafiz’e, ilgiyle bakmaya başlamıştı.

Yusuf’u herkes tanıyordu ama bu nursuz adam da kimdi? Fötr şapkası, salaş kıyafetleri ve bitkin tavırlarıyla Nafiz Yusuf’un yanından ayrılmıyordu.

Herkes yakınındaki ile muhabbet halindeydi. Nafiz ilgi ile etrafını seyrediyor çeşit çeşit kıyafetteki çeşit çeşit dünya görüşünden insana ilgi ile bakıyordu. Yusuf etrafına gülücükler saçıyor Nafiz’in hiç görmediği kadar mutlu bir halde muhabbete katılıyordu.

Çaylar geldi. Osman’ın gözleri ile her aşamasını kontrol ettiği çay servisi sonlanırken Yusuf da Nafiz’in yalnız hissettiğini fark etmiş olacak ki bir an için sustu ve kafasını Nafiz’e çevirdi.

– Nasıl ortam ama?..

Nafiz cevap vermedi merakla etrafını seyrediyordu. Yusuf Nafiz’in sorulmayan sorularını tek tek cevaplıyordu:

– Tam karşımızda oturan mehterbaşı Cevdet yanındaki bizi kapıda karşılayan yeğeni Osman… Bunlar şehrin Mehter takımından. Sağ taraflarında Kırşehirli Burhan ve Kırşehir’den yeni gelmiş yeğeni Hüseyin var. Burhan bağlamayı ağlatır. Hüseyin de tertemiz bir Anadolu çocuğu. Burhan’ın İstanbul’daki ilk zamanlarını anımsatıyor.

Nafiz’in gözü Hüseyin’e takıldı. tüysüz esmer yüzü uzunca boyu ve siyah kıyafetleri ile bir yerden tanıyor gibiydi.

– Şu gördüklerin Mevlevi dervişleri. Ortalarındaki ihtiyar Celal Bey. Celal Bey tasavvuf müziğinin piridir. Bak onların tam karşısındaki bıyıklılar Anadolu Rockçı…

Nafiz gözlerini Hüseyin’den alamasa da Yusuf’un kılavuzluğunda kalabalıkta gezdirmeye devam etti. Önce dervişlere sonra sarkık bıyıklı üç adama baktı. adamların 70’lerden kalma giyimleri deri bileklikleri renk renk yüzükleri bu cemiyetin en renkli kişilikleri olduklarını ifade ediyordu.

Yusuf Nafiz’in bu adamlara olan ilgisine dikkat etmiş olacak ki onları anlatmaya başladı:

– Yaşlıca olanı hani şu beyaz saçlı olan Ata Bey… Yanlarında iki oğlu Barış ve Cem… Florya taraflarında bir stüdyoları var. Eski şarkıları yeniden yorumluyorlar. Yepyeni kayıtları da var ama yayınlamazlar, satmazlar… Kimseye çalmaz, kimseye söylemezler ama istersen bir gün gidip dinleyebiliriz, o da babanın hatırı için…

Nafiz şaşırmıştı ikidir babasının adı geçiyordu. Çelik kapıda kendilerini karşılayan Cevdet Bey ve bu bıyıklı adamlar Nafiz’in babasını nereden tanıyordu?

Çaylar dağıtıldı Cevdet Bey yalancı bir öksürükle kalabalığın dikkatini üzerinde topladı. Kalabalık sessizleşti ve nihayetinde sustu.

– Allah’ın izniyle yeniden toplanıverdik. Hepiniz hoş geldiniz. Aramıza yeni katılan bir dost var; Nafiz Bey, cemiyetimizin eski üyelerinden Rahmetli Kemal Bey’in oğludur.

Bütün kalabalık başlangıçta şüphe ile baktığı Nafiz’e artık tebessümle bakıyordu. Nafiz’in merakı ise giderek artıyordu. Cevdet Bey devam etti:

– Şeyhim müsaade varsa siftahı sizin yapmanızı isterim.

Şeyh hiçbir şey demeden elini göğsüne götürdü. Yanıbaşındaki genç derviş kılıfından çoktan çıkardığı neyi ağzına götürdü.Derinden bir ney taksimi kalplere süzüldü. Şeyh konuşmaya başladı:

– Hakikat nedir? Hakk nedir? Her malumatı her kul öğrenmeli midir? İlmi tohum gibi saçmak, domuza inci dağıtmak mıdır? Çorak toprağı yeşertmek midir? Her ilmin peşinden cahilliğin gelenekçiliğine inat cahil cesareti ile gitmeli midir? Hakikat nedir? Hakk nedir?

Şeyh sustu. Ney gönülleri sıkıca kavrayıp derinlere götürüyordu. Eşsiz bir enstrümandı Nafiz’e göre. İlk kez canlı dinliyordu. Müzik bu muydu? Notalar birbiri ardınca odaya yayılıyordu. Piyano gibi iki nota arasında kesin bir fark yoktu. Ya da en azından Nafiz, bu geçişleri belki ortamın huşusu içinde farkedemiyordu. Sahi hakikat neydi? Hakk neydi? Bulabilir miydi? Bulmuş muydu?

Ney sustu. Üç derviş aynı anda derin bir nefes aldılar ve muhteşem bir uyumla, başladılar:

Gaflet ile hakkı buldum diyenler
Er yarın Hakk divanında bellolur!

Belinden ensesine doğru bir yıldırım yol aldı Nafiz’in. Gözleri kıvılcımlandı. Ürperdi. Tüyleri yıllardır secdedeymiş de kıyama kalkmış gibi diken diken oldu.

Def, kalabalığın eğilip kalkmasına bir gondol davulunun kürekçilere verdiği nizamı veriyor, yurdun dört bir yanından bu konağa toplanmış müziğin her rengini temsil eden insanlar şahane bir uyumla kah mırıldanıyor, kah seslerini yükseltip bu üç dervişin seslerine karıştırıyordu.

Nihayet bitti:

Ölüm vardır yahu sen gafil olma
Er yarın hak divanında bellolur.

Nafiz yine kendiyle hasbihaldeydi:

– Bu sözler kimin?
– Bu ezgi kaç zamandır var?
– Ölüm kadar korkunç bir şey böyle hatırlatılır mı?
– … Müjde gibi!

İhtiyarlar dalıp gitmişti. Anadolu Rock tutkunu iki genç, neredeyse birbirinin yansıması gibi bir simetriyle bağdaş kurmuş, elleri, iki günlük sakallarında ve çenesine sarkan bıyıklarında gezinirken tefekküre dalmışlardı. Şüphesiz ölümü düşünüyorlardı.

Nafiz biten ilahiyle susan dervişleri alkışlamak istedi ama sanki bu üç derviş prova yapmış gibi herkes sadece dinlemekle yetinmişti. Hiç tepki yoktu. 

Cevdet Bey tekrar konuşmaya başladı:

– Yunus’a bin selâm!

Muhabbet bir süre daha devam etti. Nafiz hemen yanıbaşındaki Yusuf’a eğildi ve sordu:

– İhtiyar, Yunus kim?
– Yunus Emre ulan! Şimdi dinlediğimiz mısraların sahibi.

Nafiz kaşlarını kaldırdı ve geriye yaslandı. İhtiyar, Nafiz’in bilgisizliğine hayret ediyordu.

Sırada Burhan ve yeğeni vardı. Burhan ayağa kalktı, yeğeni Hüseyin’in elinden tutup onu da kaldırdı. Yerdeki bağlamayı işaret etti. Hemen alıp Burhan’ın eline tutuşturdu bir genç. Bu cemiyette sık yaşanmayan bir ritüeldi. Konuşmaya başladı:

– Ölüm vardır demiş Yunus, ne güzel demiş! Ben bu bağlamamın yeni  sahibine  kavuşması  için ölümü  beklemeyeceğim.

Öksürdü derinden, devam etti:

– Hüseyin, benim kanımdan, canımdan, yeğenim. Hüseyin yetiştiğim bozkırda yetişti de geldi. Onu buralardan uzak tuttum ki tertemiz büyüsün. Bu şehirde, yolda yolakta kalmışlara sahip çıktım. Mahpustakilere, düşmüşlere, berduşlara… Dilim döndüğünce türkülerimi söyledim. Türkülerimizi…

Bu kez iki büyük öksürük ihtiyarın yakasından tutup sarstı sanki. Konuşmayı bitirmedi:

– Türkülerimizi söyledim! Susturmaya kalksalar da söyledim. Dertleri, sevinçleri… Gurbeti, sılayı…

Öksürükler ihtiyarı konuşturmak istemiyordu fakat ihtiyar yılmadı.

– Türkülerimizi Hüseyin söyleyecek bundan gayrı! Ben ona kefilim. Bu bağlama da Hüseyin’e emanettir. Hüseyin’im de size… Sonra hepiniz Allah’a…

Hüseyin bağlamayı eline aldı. Dayısının elinden öptü. Bağlamayı eline aldığı anda, Nafiz’in kafasında ampuller yandı ve yüksek voltajdan patladı. Bu rüyasında bozkırın ortasında gördüğü gençti! İşte şimdi elinde bağlama da vardı. Derin derin solumaya başladı Nafiz. Burhan, Hüseyin’i eliptik bir düzende oturmuş cemiyetin tam ortasına oturttu. Saçlarını koklayarak öptü ve öksürüklerle yerine geçti.

Konakta çıt ses çıkmıyordu. Hüseyin orta yerde oturmuş elindeki bağlamaya bakıyordu. Yüzü kızarmıştı ama görevinin farkındaydı. Tezeneyi çıkardı yerinden. Çalmaya başladı. Herkes başını öne eğdi. Nafiz’in kafasındaki sesler hariç kimse konuşmuyordu:

– Aynı adam!
– Aynı bağlama sesi!
– Daha önce karşıma hiç çıkmadı.
– Kırşehir’den yeni gelmiş!
– E ben de hiç gitmedim ki oraya…
– Ne gitmesi… Haritada yerini gösteremem!
– Gösteremem…

Hüseyin türküye girdi:

Bakılmaz mı gözden dökülen yaşa
Gör ki neler geldi o garip başa

Nafiz beynini susturamadı:

– İşte aynı ses!
– Aynı türkü!
– Bir ayrılık bir yoksulluk bir de ölüm
– Bir de ölüm…
– Başka konu yok mu bu gece konuşulacak.

~~~

Hüseyin türküyü bitirdi. Mehterbaşı Cevdet, ölüm mefhumunun Nafiz’in kafasını çok yorduğunu salonun bir ucundan farketmiş olacak ki, söze girdi:

– Ölüm vardır ve hakikattir ama bunca güzel dost, bu gece ölümle efkarlanmasın. Hüseyin, ağzına sağlık evladım! Vallahi sesin Burhan kardeşiminkinden iyi, en azından öksürmüyorsun.

Kalabalıkta tebessüm edenler oldu. Nafiz, arabeskin berduşu Yusuf, Osman, Barış ve Cem… Gülmediler. Cevdet Bey devam etti:

– Haydi şöyle güzel, neşeli bir türkü oku da efkarımız dağılsın evlat!

Tam burada gözleri dolu dolu olmuş her nedense öfkeli görünen Barış ayağa kalktı ve haykırdı:

– Daha ne kadar neşeli türkülerle efkar dağıtacağız mehterbaşı!

Bu destursuz giriş, Cevdet Bey’e “mehterbaşı” diye hitap etmek… Görülmüş şey değildi. Şaşkınlık nöbetini atlatan yüzler, kınayan gözlerle Barış’a baktılar. Nafiz olan bitene anlam vermek ve sorularına cevap bulmak için etrafa bakarken, Yusuf’un başını eğip acı bir şekilde gülümsediğini farketti. Yusuf neye gülüyordu?

Cevdet Bey kendinden beklenen olgunluğunu takındı:

– Barış, evladım nedir neşeli türkülerle alıp veremediğin?

Ata Bey mahcup tavırlarla Barış’ı sakinleştirmeye çalışırken, diğer oğlu Cem, kayıtsızlığını koruyordu.

– Benim hiç bir türküyle bir alıp veremediğim yok Cevdet Amca! Ama yetti burada oturup türküler söylediğimiz! Biz bu toprakların müziğini icra etmek için neden bedel ödüyoruz?

Osman, sözün başında amcasına yapılan bu saygısızlığa müdahale etmek için doğrulsa da sözün gittiği yer, kendi yarasını oyduğu için hemen durdu. Barış’ın sesi titriyordu:

– Annemizi aldılar! Ben yedi, Cem üç yaşındayken! Babamı işinden ettiler! Bizi sahnelerden sürdüler! Halktan kopardılar!

Osman’a döndü:

– Söyle Osman! Her seferinde aklına gelmiyor mu adımlarınızla dalga geçişleri?

Dervişlere döndü:

– Ya siz, Ramazan’dan Ramazan’a hatırlarlar sizi! Biz zaten demode!

Yusuf’a döndü:

– Arabesk büyük aptallık!

Burhan ve Hüseyin’e bakarak:

– Sizinkisi köy müziği ve evet! Orada bir köy var uzakta ama onlar gitmezler görmezler fakat o köy onların köyü… Bu sabah mehterbaşı! Daha bu sabah stüdyomuzu kurşunladılar!

Ata Bey bağırdı:

– Yeter Barış!

Cem karşılık verdi:

– Hayır baba konuşacak! Konuşacağız! Sana söz verdik ama kusura bakma… Bu da caydığımız ilk ve son söz olsun! Cevdet Bey Amca, ekmek teknemize kast ettiler. Canımıza kast ettiler.

Barış devam etti:

– Yedi notaya karşılık yedi kral! Neleri alacak daha? Hiç mi bir şey yapmayacağız bu yozlara? Kitlelerin beyninden tarihimizi, şiirimizi aldılar! Her mısrası yatak odasında geçen gürültülerle gençliğin beynini sömürdüler kendileri gibi yozlaştırdılar! Yunus’u, Dede Korkut’u anlatan, Aşık Veysel’le milletin gözüne ışık tutan bir biz olduk… Bizim de canımıza kast ediyorlar. Artık yeter! Sonu gelsin Kralların hükmünün!

Gözlerinden çıkan yaşlar sanki Barış’ı yanaklarından tutup aşağı çekti. Olduğu yere çöktü Barış ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

~~~

Kalabalık susmuştu. Sadece ara sıra yanan çakmak ve kibrit sesleri, havaya savrulan sigara dumanına eşlik ediyordu. Barış ağlamayı çoktan bırakmıştı. Yusuf da gülmeyi… Cevdet Bey’in “efkar dağıtma” planı da suya düşmüştü. Kalabalığa sordu:

– Konsey mi yapmış? Ata Bey?

Ata Bey yavaşça doğruldu yerinde:

– Başka hasmımız yok ki Cevdet Bey…

Burhan, tüm bunlara sanki yoldan geçerken şahit olduğu elim bir olaymış gibi bakıyordu ve kim bilir belki birazdan “şahit yazmasınlar diye” kalkıp gidecekti. Ne de olsa artık bir varisi vardı.

Dervişler tevekkül içinde sessizliğini muhafaza ederken Osman’ın içinde fırtınalar kopuyordu:

– Amca müsade buyurursan…
– Asla!

Osman’ın lafını ağzına tıkadı Mehterbaşı.

Gözlerindeki yıldırımlarla öğüttü yuttuğu lafını Osman.

Yusuf ayağa kalktı:

– Bu konakta kim varsa, Notalar Konseyi’nden alacağı vardır! Barış ve Cem’in anneleri, benim sevdam, yıllarım! Kiminizin şöhreti, sağlığı… 

Nafiz’e döndü:

– İşte bu garibin de ailesini elinden aldılar!

Nafiz hayatının en garip gecesinde bu duyduğuyla çileden çıktı. Gözleri buğulandı, kalp atışlarını kulaklarında duydu. Ve oda karardı bir anda…

~~~

Nafiz bayılmıştı. Ayılır ayılmaz doğruldu yerinde, etrafına baktı, Cem, Osman ve Hüseyin vardı. Onu konağın bir odasına taşımış olmalıydılar. Yusuf neler söylemişti. Sahiden de konsey, bütün hayatına yön veren o yedi insan, anne-babasını onlar mı öldürmüştü?

Biraz toparlandığında Hüseyin bir bardak su verdi Nafiz’e. Cem, telefonundan bir şarkı açtı. Ardından bir sigara yaktı. Dört delikanlı sessizce şarkıyı dinlediler.

Erkin Koray – Krallar

~~~

Nafiz, koluna girip onu hiç bırakmayan Hüseyin’le beraber büyük salona girdi. Cemiyet eksilse, dağılsa da ihtiyarlar hala oradaydı. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Hüseyin Nafiz’i bir mindere oturttu.

– Eksik olma Hüseyin…
– Sen de eksik olma kardeşlik. Hem başın sağolsun. Bu konsey dedikleri dayıma az hıyanet etmemiş. Senin de ananı atanı almış…
– Dostlar sağolsun Hüseyin

İhtiyarların konuşması hararetleniyordu. Yusuf oturdukları yerden ayağa kalktı ve bağırmaya başladı:

– Biz arabesk dinlemeye anne karnında başlamadık mehterbaşı! Bizi derde kedere itenleri nasıl unuttun? Hiç mi bir şey gelmez elimizden?

Bütün salon susmuş, arabeskin berduşunun duvarları çınlatan sesini dinliyordu:

– Ama yok! Bu dünyaları… Sevdiklerimizin cesetlerine sapladıkları sütunların üstündeki dünyaları yanacak Mehterbaşı! Biz yakacağız! Sana rağmen, onlara rağmen yanacak! Ben yıllarca uyardım kah onları kah seni! Ne demiştim hep “yakarsa dünyayı garipler yakar!” İşte bugün o gün Cevdet Bey!

Barış ve Cem’in kin dolu gözleri yıldız yıldız parlıyordu! Osman, ancak mehterle böyle aşka gelebilirdi. İçinden geçirdi:

“İleri ileri haydi ileri
Alalım düşmandan eski yerleri!”

Yusuf sesini ayarlayamıyordu:

– Kan gününde, hesap gününde, silahımızla, çalgımızla, sözümüzle orada olacağız! Hiç tasa etmeyesin mehterbaşı! Bu ordu mehtersiz de yürür!

Tuttu Nafiz’in bileğinden çıkardı konaktan.

~~~

Sabah ezanı okunurken evine vardı Nafiz. Ne geceydi ama sevgili okur…

Tutku Odası’na şöyle bir baktı. Yarı açık kapıyı kapattı. Odasına gidip uyumalıydı. Yarın daha doğrusu bir kaç saat sonra Elif’i yetimhaneye bırakacaktı.

~~~

– Uykusuzluk,
– Beyin delen çocuk çığlıkları,
– Yorgunluk,
– Geçmişin yükü…
– Ne çok derdim var ulan benim?

Elif’e baktı. Göz göze geldiler.

– İşte uçtu gitti bütün dertlerim.

Elif bağırdı bahçenin bir ucundan:

– Nafiz! Çocuklarla sek sek oynayacağız, sen de oynar mısın?

Kafasını salladı ve fısıltıyla cevap verdi:

– Sen hangi oyunu istersen oynarım Elif.

Nafiz’in kafasını sallamasıyla onayladığını anlayan Elif bağırdı yeniden:

-Tebeşir almalısın o zaman. Çizgiler silinmiş.

~~~

Nafiz tebeşir almak için gittiği kırtasiyede herkesin donup kalmış bir şekilde izlediği televizyona baktı göz ucuyla ve tezgahtara döndü:

– Bir paket renkli tebeşir rica edecektim.

Tezgahtar cevap vermedi. Nafiz gayri ihtiyari televizyona çevirdi kafasını ve tanıdık bir yüz gördü. “Cevdet Bey”!

Altındaki yazılara baktı.

“İSTANBUL’DA SERİ CİNAYET”

“DÖRT BÜYÜK ÜSTAD ÖLDÜRÜLDÜ”

Sırasıyla Cevdet Bey’in, Burhan Bey’in, Ata Bey’in ve Şeyh Celâl Bey’in fotoğrafları yan yana geldi.

…onuncu bölümün sonu…

Bir sonraki bölüm gelecek haftalarda!

 

İlgili bölüm: Bölüm 4 – Notalar Konseyi için tıklayınız!

 


 

Bu bölümde geçen şarkı: