Yıllar evvel bir sahilde çay içerken yanıma oturdu Kadir ağabey…

Kadir ağabey ya… Tuhaf rastlantıların adamı. Orada tanıştık. Gönülden gönüle bir yol vardır ya gizli gizli… Bizimkisi ayan beyandı. Hatta duble yoldu kim bilir? Ama o yol geniştiyse de Kadir abimin gönlünün genişliğindendir. Onu bilirim bak! Hemencecik kaynaşıverdik. Telefon numaralarımızı, yeni nesil cep telefonlarımızın şarjı bittiğinden, bir kağıt parçasına iliştirip verdik birbirimize, görüşecektik muhakkak!

O kağıt bir ceket cebine kondu, o ceketi de bu fakir kaybetti ama bırakır mı Kadir abim kardeşinin kolunu… Aradı beni bir kaç ay sonra, bir şenlik günüydü. “Neredesin” dedi, olduğum yerdeymiş, kalp kalbe karşı, arada çift şerit otobanlar…

Sırtında bir bağlama -uzun sap- zuhur etti hazret… Tatlı tebessümlerle hasbihal ettik. Derken gitmesi gerektiğini söyledi. Hoşça geldi, hoşça gitti beni şölenin orta yerinde bırakıp. “O bağlama nedir abi?” dedim de, “Arkadaşlar ısrar ettiler, kıramadım” dedi. Kırar mı hiç?

Derken tanıdık bir ses, tanıdık bir türkü söylemeye başladı arkamı döndüğüm sahneden. Kadir abi ya! Sazıyla sözüyle Kadir abi…

Rastlantılar, rastlantıları kovaladı. Sekiz ay oturduğum Haliç kıyısındaki evimin kapı komşusu olduğunu, hiç uğramadığım bir bakkala tesadüfen girince anladım. Öyle temiz öyle hesapsız bir gülüşle süsledi ki merhabasını elimdeki süt artık gri geldi gözüme… “Güzel insan” derdi, “Sevgili kardeşim”… Hasret kokan mektuplar gibi başlardı rutin selamlamaları.

Eğitimi ve iş hayatı yoğun gittiğinden, bir türlü görüşemedik. Bir gün sitemle, “ağabey yetti bu hasret, ne vakit görüşeceğiz” dediğimde,

“Ne olur kesin bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.” dedi.

Aradan aylar geçti, bir akşamüstü çaldı telefonum, arayan yüzümde güller açtırdı, Kadir abi ya… O güller açmaz mı?

Buluşuverdik yeşillik bir yerde muhabbet vanalarını sonuna kadar açtık, konuştukça konuştuk… Sonra neden bilmem susuştuk. Derken tekrar başladı konuşmaya abilerin abisi,

“Ne güzel kokuyor değil mi Levent?”
“Aynen abi, nedir ki bu koku?”

Yüzünü yukarı kaldırdı ve dalların arasında açan tomurcuklara bakarak okudu şiiri:


“Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bahaettin Karakoç… Sizin oralı…”

Bizim oralı bu şairin bu şiirini oku diye mi bekledik buluşmak için ıhlamurları?

Can abim…

Memleketime gittim, bir dergimiz var o zaman siyah kapaklı, elimizden düşmezdi. Oturduğumuz mesire yerinde gördüm ilk kez Beyaz Kartal’ı. Hemen koştuk yanına, etrafı kalabalık, öğrencileri; yazarlar, şairler, müzisyenler, hemşireler, muhasebeciler… Dergiyi takdim ettik iki yazar, arz ettik, dedik, “Biz bu memleketin üniversite okumaya gittiği şehirde dergi çıkaran iki evladıyız”

Beyaz Kartal, “Demedim mi?” edasıyla masaya bakarken, o kalabalık kahkahalarıyla bütün güvercinleri uçurdu.

“İki Maraşlı İstanbul’da bir araya gelirse ilk iş dergi çıkartır dedim çocuklara, tam üstüne siz geldiniz.”

Gülüşmelere rahatlayarak iştirak ettik ve ekledik, “Üç Maraşlıyız” diye…

O sayıda bir yazımda geçiyordu bir mısrası, elbette ki,

“Ihlamurlar çiçek açtığı zaman”

Ve hocayı bulmuşken de Kadir abimin anısını anlatmamak olmazdı…

Gülümsedi, hiç tanımasa da bir yol da onun gönlünden açılıverdi Kadir abimin gönlüne…

Selâm söyledi, ilettim elbet.

Aradan hayli zaman geçti, ne dergi kaldı, ne edebiyat… Lakin dostluklar bâki ya, girdi bir dost kapımızdan, Kadir abimin selamını getirdi biraz evvel. Kadir abi bu ya, “rastlaşmışlar” bana da selâm söylemiş demiş ki, o bana Bahaettin Karakoç’un selamını getirdi sen de ona benim selamımı götür…

Aldım selamını, kulağını çınlattık bolca, ıhlamurlardan, Bahaettin Hoca’dan konuştuk…

Sonra ne mi oldu, bir gazetede gördüm bir kaç dakika sonra Beyaz Kartal’ın resmini…

Göçmüş bu diyardan. Bu da böyle bir rastlantı oldu be Kadir abi… bak uçmuş Türk Edebiyatı’nın Beyaz Kartal’ı!

Kim bilir, belki bir gün, öyle bir gün dedimse “takvim sorup hudut çizdirmek” için değil, ıhlamurlar çiçek açınca belki… Sen, ben, bağlaman, dostlar… Bir de Bahaettin Karakoç… Buluşuruz değil mi abi?