Kelimeler ile şehirler kuran Tanpınar’ın izlerini süren ve okuyucuyu bu şehirlerde yolculuğa çıkaran bir metin.


 

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir adlı eserini “fakültede hocamdı.” dediği ve “millet ve tarih hakkındaki fikirlerimizde bu büyük adamın mutlak denecek tesiri vardır.” diye bahsettiği Yahya Kemal’e ithaf etmiştir. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul şehirlerinden bahseden kitap Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ışık tutarken ne tam bir tarih kitabı; şehrin yapısı, mimari eserleri ve kültürel değerlerinden bahsederken ne de bir seyahatnameydi. Tanpınar, öğretmenlik yıllarını geçirdiği Erzurum’u, Bursa’yı ve diğer üç şehri, şair kimliği ile sarmalamıştır. Betimlemelerinde görürüz ki, inşa ederken yarattıkları eşyaya birer ruh veren atalarının eserlerini, bir taş parçası, teknik analiz yapan bir sanat tarihçisi ya da Tanpınar’ın anlatısında,

 

“Her şeyden vazgeçsek ve bütün güzellik bahislerini bir yana bıraksak bile, arasında bir misafir veya seyyah sıfatıyla dolaştığı insanların ıstırabına, bu ıstırabı ve bahsettiği sefaleti taşırken gösterdikleri sabır ve tahammüle, asil sükûnete dikkat etmiş olsaydı, yine sonsuz bir şiir hazinesi bulurdu.”

“Balkan felâketinin o hazin arifesinde bu memlekette dikkat edilecek, sevilecek, acınacak ne kadar çok şey vardı! Büyük bir millet, gururunda, haklarında, tarihinde mağdur ve mustaripti. Andre Gide, böyle bir zamanda peyzajlarımızı fakir ve neşesiz, sanatımızı derme çatma, insanımızı çirkin buldu. Takma bir insanüstü gözüyle etraftaki ıstıraba tiksine tiksine bakarak geçti.”

 

diye ifade ettiği Gide gibi incelemiyor. Huş ağacının gölgesinde oturan misafirin, kuşların daldan dala konarken çıkardığı sesi, coşkun akan ırmağı dervişane bir hal ile kavraması; tabiatı, güzelliği ve kudreti kalp ile akletmesi gibi o da bu mimari eserleri ebedi yolculuğun sanatkâr bir tanığı olarak değerlendiriyordu.

 

 

Mekân, hırpalanmış kalbi sarabilen bir güçtedir. Bu inanca dayanarak geçmişin belli dönemlerinde gitmiş olduğum Bursa’daki son bulunuşumda teselli ararcasına çıktığım bu yolculukla hüsrana uğramış, “vatan neresidir?” sorusuyla yüz yüze gelirken yüklenilmesi çetin anın, sonrasında bu yazıyı bana yazdıracağını, Beş Şehir’i okurken Tanpınar’ın kelime hazinesinin kıyılarında elimde sözlük dolaşacağımın habercisi olacağını nereden bilebilirdim! 

 

“Şehirleri bayındır gösteren” bir yalan vardı. Bu bilindik mısra şiirden alınıp Bursa üzerinden geniş sınırlara taşınırsa ilk olarak bayındır kelimesi üzerine konuşulmalı. Bayındır, gelişmesi için emek sarf edilen, bakılıp güzelleştirilmiş, imar edilmiş yer anlamına geliyor. İçinde bulunduğumuz zamanda şehir estetiği, siyasi hedef ve kaygıları olan partiler arasından seçilen belediye başkanları ile yalnızca rant kaygısı güden, hızla büyüyen inşaat sektörü arasında sıkışıp kalmıştır. Şehirlerde askeri bölge alanları dışında yeşil alan yok denecek kadar az yer tutmaktayken, sonraki dönemlerde de bu arazilerin inşaat sektörüne malzeme olmayacağını öngörmek oldukça zordur. Yeşil alan ve ormanlık bölgeler değince akla ilk gelen şehirlerden biri Bursa’dır. Osmanlı hanedanına ait en büyük türbe topluluğu yine buradadır.  Burası bir su şehridir. Evliya Çelebi’nin ifadesiyle söylersek eğer “velhasıl Bursa sudan ibarettir.” Bu bilgiyi ilk öğrendiğimde küçük bir çocuktum. Kapalı çarşıda gezerken (uzun ve büyük bir çarşıdır.) susadığımı ifade etmiş ve “Burada her yer çeşmedir. Biraz yürüyelim, ilerideki çeşmeden içersin.” cevabını almıştım. Bu çeşmeleri Tanpınar, Bursa’nın hayatına oldukça garip bir şekilde giren, Şeyhülislâm Kara Çelebizade Aziz Efendi ile anıyor, şu ifadeleri kullanıyordu:

 

“Menfasını değiştirdiği bu su şehrinde çeşme yaptırmayı kendine biricik eğlence edinir ve servetinin mühim bir kısmını bunun için harcar. Böyle bir hayrata ihtiyaç olmadığını aklına bile getirmeden yaptırdığı bu çeşmelere Bursalılar hâlâ Müftü Çeşmeleri diyorlar.”

“İstemiş ki günün her saatinde bu çeşmelerle, kendi ikbalperest ve mustarip ruhunun, doğduğu ve büyüdüğü şehirden uzak, hayat ve harekete yabancı bir menfada tükenmeye mahkûm ruhunun feryatlarını gelen geçen anlasın. Bu ses onlara ömrün büyük dönüm noktalarını, mevsimlerin güzelliğini ve hayatın fâniliğini söylesin.”

 

Son Bursa ziyaretim de ise yokuşlarını çıktığım, bir kültürü ve inancı anlatırcasına cumbalı balkonları, ahşap pencere ve süslemeleriyle, gösteriş ve kibrin esiri olmayan bir güzelliği içinde barındıran evlerinin ara sokaklarında yürüdüğüm, çarşısında gezdiğim bu şehrin çeşmelerine ne olmuştu! Birçoğunun yok olduğunu, geriye kalanlarından ise artık su akmadığını söylemek mümkün.

 

Ülkeyi saran çok katlı yapılaşma anlayışından payına düşeni alan şehirlerden biri de yeşilliği ile bilinen Bursa’dır.  2014’de UNESCO Dünya Mirası Listesine giren hala yaşayan beş Kızık köyünden biri olan Cumalıkızık’a 2015 yazında yanıma Bursa’yı iyi bilen birini de alarak küçük bir minibüse binip gitmiştim. Hangi semtlere girip çıktığını bilmediğim minibüs’ün camından insan yürüyüşleri, içindeki meyve ağaçlarını tahmin etmeye çalıştığım bahçeler, boyaları solmuş veyahut yeni boyanmış iki üç katlı evlerin gökyüzünün maviliğine, ağacın yeşiline, insanın haysiyetine yakışan renkleri, küçük mahalle kahvesinin ahşap taburesinde oturup tavşan kanı denilen çaylarını içen kasketli amcalar geçip gidiyordu. Köye henüz gelmemiş ama yaklaşmıştık. O an yan koltukta bana yoldaşlık eden kişiye, görünüşte estetik, tarihi ya da farklı bir özelliği yokmuş gibi gözüken bu kasaba görünümlü mahalle için duyduğum heyecanı anlatmakta eksik kalmış olacağım ki şaşkınlıkla bana bakıyordu gözleri. Bir zamanlar birkaç dakikalık geçiş anında bana hayaller kurduran yol üzerindeki bu yerin, son gidişimde kendisini,  gökyüzünü kapatan birçoğu Toki’ye ait olan yüksek katlı site evlerine bıraktığını görmek, neyi kaybettiğini hatırlamayan bir halkın içinde yalnız başına sonu kestirilemeyen bir yokuşu çıkmak gibiydi. 2015 yazına tekrar geri dönersek köye artık varmıştık. Kendi doğal akışı içinde Osmanlı döneminden kalma eski, gerçek bir vakıf köyü tasavvur ederken, turizmin getirdiği kârdan payını almak isteyen bir köy halkı ve onların sattığı, sıradan bir yerde de bulabileceğiniz hediyelik eşyalar, kahvaltı mekânları, kafelerden oluşan kurmaca bir köy vardı karşımızda. Buna rağmen geleneksel Osmanlı mimarisine göre şekillenmiş evleri, dar sokakları, taşlarla döşenmiş yollarıyla, bugüne kadar iyi muhafaza edilmiş,  yaşanmış bir dönemi en somut ve doğal haliyle hissettiren yerler arasında yer alıyor.                                                                                                                                                                                                            

 

Vatan neresidir? sorusuyla baş başa bırakıldığımız bir dönemden geçerken anlaşılıyor ki vatan, kazanılmış toprak parçası demek değildir. Vatan, aynı dili konuşan, ortak bir geleneği paylaşan, paylaştığı ortak bir tarihi geçmişi olan, aynı kültüre sahip insanların yaşamlarını birlikte sağlayabilecekleri bir alanı muhafaza etmeleri, dini kimliğini, gelenek ve milli değerlerini, kültürünü yansıtan bir yapılaşma ve şehirleşme anlayışında olarak, yalnızca coğrafi sınırları olan bir alanı tanımlamasıyla değil, ruh olarak da bir milletin kendini ait hissedebileceği yer olmasıyla anlam kazanacaktır.

 

aslınur altan


Kaynakça:

Tanpınar, A. H. Beş Şehir. Dergah, 2017