İnsanoğlunun kendi zihninin sınırlarını, çalışma şeklini ve yaptığı eylemler arasındaki sebep-sonuç ilişkisini anlama çabası Modernizm’in ortaya çıkmasının ardından 19. yy. da büyük bir hız kazanmıştır. Birçok ideolojinin doğuşunun yaşandığı bu dönemde Sigmund Freud’un ortaya attığı haz ilkesi ve gerçeklik ilkesi insanın psikolojik ve sosyokültürel gelişimini açıklama adına, entelektüel çevrede büyük yankı uyandıran, insan zihninin çalışma biçimini anlamlandıran ikili bir konsept sunmuştur. Haz ilkesi öznenin mümkün olduğu derecede zihinsel veya fiziksel olarak haz alacağı şeylere yönelmesi ve haz alamama durumundan mümkün olduğunca kaçınması anlamına gelir. Gerçeklik ilkesi ise, öznenin fiziksel olarak yaşamını sürdürebilmesi ve ihtiyaçlarını karşılaması için sadece haz kavramanın yeterli olmadığını fark ettiğinde haz ilkesinden doğarak, onu baskı altında tutma yolu ile yaşamı ve ilerleyişi devamlı hale getirmesi anlamına gelir. Bu ilkeler birbirlerine zıt kavramlar gibi görünseler de aslında sürekli olarak bir alış-veriş ilişkisi içerisindelerdir ve Freud’ a göre Batı medeniyetinin bunca zamandır varlığını sürdürebilmesi ve bu seviyeye gelebilmesi büyük bir ölçüde insani içgüdülerin baskılanmasıyla mümkün olabilmiştir. Bu baskılama etrafımızı saran sistemin içine medeniyetin ilerlemesi adına her alanda yerleşmiş veya yerleştirilmiş bulunmaktadır. İlerleyen yıllarda Freud’un düşüncelerini ele alarak geliştirme ve eleştirme yoluna giden Herbert Marcuse da Eros ve Uygarlık isimli kitabında bu konuya şöyle yer vermektedir:

 

“İnsanın içgüdüsel gereksinimlerinin özgür doyumu uygar toplum ile bağdaşmaz: vazgeçme ve doyumu erteleme ilerlemenin önkoşullarıdır.” (25)

 

Bu baskılama sayesinde insan yaşamak için kendi sistemlerini yaratmış ve doğa üstünde, bu kadar büyük bir popülasyonun ihtiyaçlarını karşılamak için işleyen bir sistem kurmuş olabilir fakat insani içgüdüler ve hazlar üzerindeki bu baskılama kağıt üzerinde medeniyete ve gelişime yönelik olumlu bir ilerleyiş gibi görünse dahi günümüzde hala toplu katliamların ve savaşların gerçekleşmekte olduğu yadsınamayacak bir gerçektir. Marcuse bizim çağımızı “medeniyetin zirvesi” olarak nitelendirmesine rağmen insanoğlunun eriştiği entelektüel seviye ve hala hayata geçirmekte olduğu barbarca davranışları ve ironiyi sorgulamaya devam eder. Ulaştığımız bilimsel ve teknolojik seviye sayesinde dünya barışını hayata geçirebilecekken yine de diğer ülkeleri devasa nükleer bombalar ile tehdit etmemiz Marcuse’un aklına aşağıda yer alan can alıcı soruyu getirir:

 

“Freudcu terimlerde, haz ilkesi ve gerçeklik ilkesi arasındaki çatışma insanın içgüdüsel yapısının baskıcı dönüşümünü zorunlu kılacak seviyede uzlaştırılamaz bir nitelik mi taşır? Yoksa bu çatışma varlığın temelden ayrı bir deneyimi, insan ve doğa arasında temelden ayrı bir ilişki ve temelden ayrı varoluşsal ilişkiler üzerine kurulu baskısız bir uygarlık kavramına izin verir mi?” (26)

 

Bu soruya, günümüzde sürekli olarak gelişmekte olan sanal gerçeklik teknolojisinin ve Steven Spielberg’ün, Ernest Cline’ın aynı isimli romanından sinemaya uyarladığı, Freud’un ilkeleriyle önemli benzerlikler kurabileceğimiz Ready Player One isimli filminden yola çıkarak cevaplar aranmasının doğru olacağı kanaatindeyim. İnsan ve doğa arasında temelden ayrı bir varoluş ilişkisi ve temelden ayrı varoluşsal ilişkiler belki de insanın gerçekliği istediği gibi değiştirebilmesi ile olanaklı olabilir.

 

Film 2045 yılında geçer ve açılış sahnesinde insanların üst üste yığılmış konteynırların içine yaşadığını görürüz. Ardından ana karakterimiz Wade: “Bu günlerde gerçeklik insanların canını sıkıyor ve herkes kaçmanın bir yolunu arıyor” der. Bu cümle ile Freud’un düşüncesi arasında ortak bir bağ kurabilmek mümkündür. Freud’a göre mutluluğun kültürel bir değeri yoktur ve insanlığın ilerlemesi için mutluluk kavramı bir gereklilik oluşturmaz ve 2045 yılında insan ırkı mutluluğu hayatlarından çıkararak distopik bir sosyal düzen sayesinde bu gelişmişlik seviyesine ulaşabilmişlerdir. Wade, insanların sanal gerçeklik dünyası OASIS’e ilk başta yapabilecekleri sınırsız şeyleri düşünerek geldiklerini fakat daha sonra olabilecekleri “şeyler” için orada kaldıklarını ifade eder. Gerçek dünyada doyumlarından feragat eden insan ırkı bu doyumu sanal dünyada aramaya ve elde etmeye başlamıştır. Bu durum haz ve gerçeklik ilkeleri arasında Marcuse’un da cevap aradığı uzlaşmayı sağlayabilir. İnsanlar gerçek dünyada vergilerini ödeyip, toplumsal kurallara uyup, sistemin düzenliliğini ve devamlılığını sağlarken aynı zamanda sanal dünyada sürekli olarak baskıladıkları ilkel insani içgüdülerini serbest bırakabilir. Bu uzlaşma mükemmel bir denge anlamına gelmemesine karşın bizim, medeniyet adına baskıladığımız ilkel içgüdülerimizi serbest bırakmamıza büyük bir olanak sağlar. İçinde yaşadığımız sistemin devamlılığın sağlanması ancak gerçek dünyada ulaşmayı arzuladığımız veya arzulamaya itildiğimiz hazlar sayesinde var olabilir. Gerçek dünyanın hazlarını gözünden çıkaran insan sistemin devamlılığını sağlayamayacağı gibi onu umursamaz da.

 

Kural ve ceza sistemi gerçek dünyada olduğu gibi OASIS’te de yer almaktadır fakat bu cezaların hepsi bu sanal dünyanın para birimi olan coin’ler ile ödenmektedir. Filmdeki coin kavramının önemli olmasının diğer bir sebebi de insanların kazandıkları coinleri gerçek paraya çevirmek yerine bunları, sanal dünyadaki dış görünüşlerini değiştirmek için kullanmalarıdır. İnsanın kendi dış görünüşünü istediği gibi değiştirebilmesi fikrinin insan zihninde yarattığı cazibe nedeniyle birçok insan sanal gerçeklik dünyasında yaşamlarını devam ettirmektedirler. Freud’un ilkeleriyle filmde paralellik gösteren diğer bir konu ise sadece, insanların içgüdülerini doyuma ulaştırmak için yaratılmış sanal gezegenlerdir. 1893 yılında kaleme aldığı “Histerik Fenomenlerin Fiziksel Mekanikliği Üzerine” isimli makalesinde Freud, “karşısındakine bir taş yerine hakaret savurmayı tercih eden ilk insan medeniyetin kurucusudur” demektedir fakat gelişmiş bir medeniyetin ürünü olan sanal gerçeklik teknolojisi sayesinde var olabilmiş ve Freud’un düşüncesi ile taban tabana zıtlık gösteren bu gezegenlerden en kalabalık olanı, insanların birbirlerini öldürerek coin kazandıkları “Planet Doom” isimli sanal gezegendir. Bu gezegen insanın temel içgüdülerinden biri olan şiddeti serbestçe ortaya çıkarmalarını sağlayarak Freud’un ortaya attığı iki önemli temel içgüdüden biri olan şiddet kavramına göndermede bulunur. Bir diğer gezegen ise ismini öğrenmediğimiz fakat insanların istedikleri şekilde cinsel doyumlarına ulaşabilecekleri gezegendir ki burada da diğer bir temel içgüdümüz olan cinsellik kavramına göndermede bulunulur.

 

 

Filmde yer alan sanal gerçeklik dünyasında insanların yaşadıkları deneyimler günümüzde de gelişmekte olan haptic teknolojisi sayesinde, giydikleri kıyafetler vasıtasıyla gerçek hayattan farksız olarak vücutlarına aktarılır. Bu haptic kıyafetler, insanların sanal dünyada vücutlarına gelen bir mermiyi veya vücutlarının herhangi bir yerindeki romantik okşamayı gerçekte olduğu gibi hissetmelerine olanak sağlar. Freud’un baskı kavramı üzerinden kurduğu teorisi OASIS adı verilen bu sanal dünya için tamamen geçersizdir fakat yine de bu seviyeye insanlık medeniyet ve teknoloji yani Freud’un bakış açısından bakarsak “baskı” sayesinde gelebilmiştir. Marcuse medeniyetin gelişmesi için baskılamanın gerekliliğini irdelerken Freud’un düşüncesini şu şekilde özetler:

 

“Freud ‘varoluş için ilksel savaşımın’ ‘sonsuza dek’ sürecek olduğunu düşünür ve bu yüzden haz ilkesinin ve gerçeklik ilkesinin ‘sonsuza dek’ uzlaşmaz olduklarına inanır. Baskıcı olmayan bir uygarlık kavramının olanaksız olduğu düşüncesi Freudcu kuramda bir köşe taşıdır.”(34)

 

Freud’a göre insan zihninin gelişiminde baskılama durumunun nasıl ortaya çıktığını analiz edebilmemizi sağlayan iki evre vardır. Bu evrelerden birinin ismi ontogenetik diğerinin ismi ise filogenetiktir. Ontogenetik evre insan zihnindeki baskılama durumunun çocukluk çağlarından itibaren oluşmasıyla birlikte başlayan bireysel süreci anlatmak için kullanırken, filogenetik, çocukluk çağından çıkmış ve sosyal varoluşlarının farkına varmış olan yetişkin bireylerin toplumsal olarak adeta bir sürüye ait ortak bir zihin gibi bu baskılama veya baskılanma durumlarını yaşayış süreçlerini adlandırmak için kullanılır. Bu iki kavramın sürekli olarak birbirini beslediği düşünülürse (çocuk birey baskılanır ve topluma dahil olduktan sonra o da yeni nesli baskılar) Freud’un teorisinin gerçek dünyada mantıksal bir doğruluğa sahip olduğundan söz edilebilir fakat OASIS’in ortaya çıkmasının ardından doğacak olan nesiller sanal gerçeklik sayesinde bu baskılanmayı hiçbir zaman hissetmeyecekleri için ontogenetik evrede yaşanmayacak olan baskılama/baskılanma filogenetik evrede de çatlaklara yol açacağından Freud’un bakış açısından baktığımızda medeniyetin ve insanlığın ilerleyişinin sonu gelmiş olacaktır.

 

Peki ilerlemesi için mutluluk kavramını gerektirmeyen medeniyetin ilerleyişinin sonunun gelmesi kötü bir şey midir? İşte çok da uzak olmayan bir gelecekte bizi bekleyen sanal gerçeklik dünyasının gücünü anlamak için kendimize sormamız gereken soru bu olmalıdır. Sanal gerçeklik, Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları isimli denemesinde hayat hakkında getirdiği yoruma cevap niteliğinde görülebilir. Freud bu denemesinde insanın durumunu şu şekilde özetler:

 

“Hayat, bizim onu algılayış şeklimiz nedeniyle, bizim için çok zordur; bizim önümüze çok fazla acı, hayal kırıklığı ve imkansız görevler koyar. Bu duruma katlanabilmek için geçici çözümleri elden bırakamadan edemeyiz… Bu çözümlerden üç tanesi şunlar olabilir: güçlü inkarlar, acizliğimizden bir mana çıkarmamızı sağlayan; geçici doyumlar, bu acizliği hafifleten; ve sarhoşluk veren maddeler, bizi acizliğimize karşı hissizleştiren.” (8)

 

OASIS’te insanlar gerçekliği sanal dünyada yaşayarak güçlü bir şekilde inkar ederler ve sürekli coin kazanmak, görünüşlerini istedikleri hale anında getirebilmek gibi geçici doyumlara da sahiptirler fakat en önemlisi gerçek yaşamın getirdiği zihinsel sorunlara karşı hissizdirler çünkü gerçek dünya ile aralarında anlamsal bir bağ neredeyse kalmamıştır. Sadece yemek, uyku ve insani ihtiyaçlarını gerçek dünyada karşılamaya devam ederler. Bunun dışında sürekli olarak sanal dünyada tatmin olurlar ve orada yaşayarak orası için planlar kurarlar. Örneğin, gerçek dünyada vücudunun şeklinden hoşnutsuz olan birey sanal dünyada, modern zamanların güzellik algısının standartlarına anında kavuşarak başka bireylerle cinsel aktivitelerde bulunup mutlu olabilir, karşısındakinin vücudu gerçek olmasa bile. Bu durumdan ortaya çıkan mutluluk sanal dünyada gerçekleştiği için kesinlikle “sahte” olarak nitelendirilmemelidir. Çünkü mutluluk psikolojik bir oluş halidir ve bizim insani içgüdülerimizin bu oluş halinin üzerinde büyük etkileri vardır. Bu yüzden baskılanmamış bir libido ile insanlar sanal dünyada istedikleri cinsel aktiviteyi gerçekleştirip psikolojik olarak doyuma ulaşabilirler ve zihinsel hastalıklardan önemli anlamda korunabilirler. Freud’un Dora: Bir Histeri Vakasının Analizi isimli denemesinde cinsellik ve zihinsel hastalıklar arasında direkt bir bağ kurması ve bu konu hakkındaki yorumu, sanal gerçeklik teknolojisinin önemini ve gücünü gözler önüne sermek adına yeterli olacaktır:

 

“Cinsellik, psikonevrozların ve genel olarak nevrotik vakaların çözümünde bir anahtar niteliği taşımaktadır. Bu anahtarın varlığını yadırgayan herhangi birisi asla bu kapının kilidini açamayacaktır.”

 

Her insanın kendi gerçekliğini yaratabilmesi ve bu gerçeklikte istediğini yapabilmesi muhakkak insan ve toplum psikolojisi üzerinde derin etkiler bırakacak ve farklılıklara yol açacaktır. Bu etkilerin olumlu mu yoksa olumsuz mu olacağını şimdiden kesin olarak bilemesek de gelenekleri, insani ilişkileri ve tüm kültürleri büyük değişime uğratacağına kesin olarak kanaat getirmek çok da yanlış olmayacaktır. İnsan hayatına teknolojisi sayesinde girecek olan bu farklılıklar istediğimiz zaman rahatlamak adına güzel bir manzaranın karşısında oturup doğanın kokusunu duymamızı, hayalini kurduğumuz bir şehrin sokaklarında anında gezebilmenin mümkün olması sayesinde dünyayı kelimenin tam anlamıyla avcumuza sığdırmayı veya hayalini kurduğumuz cinsel birleşmeyi anında gerçekleştirebileceğimizi bize düşündürterek aklımızı cezbeder. Hatta toplumsal olarak düşünüldüğünde bireysel hazların doyumu sayesinde birçok suçun oranlarının düşebileceğini ve dünyanın kimsesiz kaldıktan sonra barış içinde ve daha yaşanılabilir bir yer hale geleceği de savunulabilir fakat sanal gerçekliğin getireceği tüm bu değişik fikirlerin ve bakış açılarının içerisinde önemli olan, Freudcu bakış açısına ve kendimize sormamız gereken şu sorulardır: Binlerce yıllık baskılama ve baskılanma bizi beklenenden çok daha ileriye mi götürdü? En sonunda öyle bir seviyeye ulaştık ki kendi dünyalarımızı yaratıp içerisinde en vahşi içgüdülerimizi gerçekleştirebilecek düzeyde, mutluluğun ve hazzın sonsuz formülünü mü elde ettik? Yoksa sanal gerçeklik teknolojisi, ölüm fermanımıza attığımız son imza mı oldu? Herkesin kendi gerçekliğini yaratması sayesinde unutulacak olan gerçek dünyada medeniyetimizin ve insanlığımızın gelişimi duracak ve ardından bir çırpıda çöpe mi gidecek? Tüm bu soruların cevapları verilse bile, önce insanlığın şu anki durumunun bu teknolojiye hazır olup olmadığı derinlemesine düşünülmelidir. Zihnimizin, çektiğimiz fiziksel zorlukların üzerine düşünmesine gerek kalmaması bizi birçok açıdan tanrısallığa yaklaştırsa da kayayı tepenin zirvesine taşımak zorunda kalmamamız bir süre sonra insani içgüdülerimizi bile ortadan kaldırabilir. İşte o noktadan ilerisi, yankısı şu an bize gelmekte olan fakat bugünden tahayyül edemeyeceğimiz bucaksız bir karanlığın veya dingin bir maviliğin resmidir.    

 

miraç hakan karagöz


Kaynakça:

Ready Player One Spielberg, Steven, 2018

Eros ve Uygarlık Marcuse, Herbert, İdea Yayınevi, 1998

Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları Freud, Sigmund, İdea Yayınevi, 2011

On the Psychical Mechanism of Hysterical Phenomena Breuer, Josef, & Freud, Sigmund The

International Journal of Psychoanalysis,1893

Dora: An Analysis of a Case of Hysteria Freud, Sigmund, 1905